![]() |
SÖYLEYENLER
BİLMİYOR
Bilenler
söylemediğine göre, söz benim gibi bilmeyenlere düşüyor. Çünkü salt
gerçeğin, yalın gerçeğin sözcüklere dökülüp anlatılma olanağı yok.
Ama biz gerçeğe götüren yolu parmakla işaretleyebilmek için gene de lafa,
söze gerek var. Ünlü bilge Lao – Tzu’nin bu düşüncelerinden yola çıkarak,
konuyu silere sunmaya çalışacağım.
Beni bu yolda düşünmeye ve araştırmaya iten en büyük etken, insan
denen varlığı bugünün bilimsel aşma düzeyinin elverdiği oranda incelediğimde,
onda bulunan mükemmelliğin yanı sıra, basit ve anlamsız yaşayışıdır.
İnsanı psişik ve fizyolojik olarak ele aldığımızda, şaşkınlık
olduğu kadar, hayranlık duymamak elde değil. Varoluş ve gerçeğin, daha doğrusu
varoluştaki gerçeğin araştırılması insanlık tarihi kadar eski. Hepimizin
bu konuda az çok bilgi sahibi olduğuna ve bunları düşündüğümüze inanıyorum.
Artık, insan denen varlığı alışılagelmişin dışında ele almanın
ve bunu el yordamıyla eğil, dogmalardan sıyrılarak, özgür, sınır tanımaz
bilimin rehberi olan aklın ve
hikmetin yardımıyla gerçekleştirmenin zamanı gelmiştir. Yüzyılımızda
bir çok bilim insanının bu konudaki çabalarını izlemekteyiz.
Bugün, insanlığın tasavvufi
deyimle henüz “ Beşerlikten İnsanlığa
“ tümüyle geçemediğini, insan denen böylesine mükemmel varlığın,
böylesine bir yaşam biçimini seçmemesi gerektiğini düşünüyoruz.
Bizler, henüz varlığı devam ettirmenin kısır
döngüsünün çarkından kendimizi kurtaramadık. Doğumla başlayan, genetik
programdaki , bedensel varlığı güvenle
yaşatmak için, tehlikelerden korumak, nesli devam ettirme mekanizmaları
incelediğimizde, varolmanın devamı için her şey öylesine matematiksel
kesinlik içinde ki, bu konuda bilinenler, bilinmeyenlerin yanında pek cüce
kalıyor.
Böylesine karmaşık ve zor olan yaşamı, yaşanabilir hale getirmek için
hazlar, zevkler ve tutkular denge unsuru olmuşlardır. Gezegenimizde en gelişmiş
canlı olan insan denen varlığın bu bedensel hazlar ve tutkular dışında başka
bir amacı olmalıdır. Çünkü, yukarıda saydığımız özellikler sadece
bir araçtır. Yani bedenseldir. İşte o beden, insanı insan olmaya yönlendirecek
ve gerçeğe ulaştıracak araçtır. Bizler geliştikçe veya gelişmenin
yollarını engelleyen dogmaları, hazları ve hırsları baskı altına alıp yönetebildiğimiz
oranda İNSANLAŞACAĞIZ.
İnsan beynini ve hücresini ele aldığımızda, bizim milyonlarca yıllık
evrimimizin eşsiz bir arşivi ile karşılaştığımızı sezinleye biliriz.
Sezinleyebiliriz diyorum, çünkü bu gün daha piramidin ilk
basamaklarındayız. Bu konularda dünyanın her tarafında binlerce bilim insanı
çalışmaktadır. Paul Maclean bu
araştırmaların en önde gelenlerindendir. Daha geniş bilgiyi Carl Sagan’ın
“ İnsan Zekasının Evrimi Üzerine Düşünceler “ adlı
eserinde bulabiliriz. Yine aynı eserde Alman anatomist Ernest Haeckel’in “
Yeniden Tekrar “ doktrini ilgi çekicidir. Bu doktrine göre, bizler “
rahim’de” insana benzer bir şekil alıncaya kadar balıklar, sürüngenler
ve primat olmayan memelilerinkine benzeyen gelişim dönemi geçiririz.
Embriyonda olduğu gibi, beyinde de geçmiş evrim çizgisi izleniyor. Bir
deyimle bizler milyonlarca yıl yaşında doğuyoruz. Bu konular üzerine sayısız
düşünce üretilebilir.
Konunun felsefi yönüne dönersek, bu düşünceleri en iyi aydınlatan
ışığı Hintlilerin VEDA’larının UPNİŞATLAR bölümünde
bulabiliriz. Kökleşmiş zihinsel tembelliğimizin neden olduğu, bilgisizliğimizin
bizi içine düşürdüğü yanılgının,
akış içinde olan gerçeğin olduğu gibi, olduğu durumuyla kavramamıza
olanak vermediğinden, MAYA’nın (
yanılgı ) bizim zihinsel yetersizliğimizin ürünü olduğundan, bir kez algının
kapıları temizlendi mi, her şeyin insana gerçek durumuyla, sonsuzluk boyutu
içinde görünecektir.
Bu düşünceler binlerce yıl sonra “ Ölmeden önce öl “ olarak özetlenmiştir.
Tasavvufta DAVA olarak ifade edilen
bedensel istekler, bizim insan olma ve gerçeğe gitmede en büyük
engelimizdir. Sosyal ve psişik açıdan bütün açmazlarımızın kaynağı, o
doymak bilmeyen bedensel haz, sahip olma ve yaşama hırsı değil mi?
Descartes’in ünlü bir deyimi vardır. “
Düşünüyorum, Öyleyse varım “ Demek ki, varlığın kavranması düşünceyle
başlar. Düşünce büyüdükçe, geliştikçe gerçek daha belirginleşir.
Buna karşın düşünce insan için en zor en ağır bir iştir. Çünkü güzellik
ve mükemmelliği elde etmek çaba ister. Ve her şeyin bir bedeli vardır.
Kendi kısır döngüsü varken, sonsuzluğun derinliklerine dalmak hep korkutmuştur
insanı. Freud, Jung, Adler, Wilhem Rıckh, Erich From ve onları izleyen
psikanalistleri incelemenin yararlı olacağına inanıyorum. Bütün bunlar
deneysel yollar dışında o eşsiz beynimizi işler hale getirerek ve daha
disiplinli kullanarak varabiliriz. Eğer sürpriz bir mutasyon olmazsa, insan.
Evriminin son halkasında salt beyi ( akıl ) olabilir.
Yirminci yüzyılın son çeyreğinde rasyonel ve kollektif çalışmanın
verdiği yararlar sonucu, bilim ve teknolojinin sonuçları insanı şaşırtacak
boyutlara ulaştığını görmekteyiz. Onsekizinci ve ondokuzuncu yüzyılların
tartışılmaz kabul edilen bir çok buluşu ve teorileri, bu günkü bilimsel görüşlere
gülünç gelmektedir. Buna paralel olarak, fizik, kimya, astronomi ve psikoloji
bilimleri o iki yüzyıla göre adeta baştan sona değişmiştir. Gelecek yüzyıla
göre de bu yüzyılımızın düşeceği durum farklı
olmayabilir.
Bilimin deneycileri, şüpheciliği ve sonuca varmada titizliğine karşın,
her yeni buluş ve yaklaşım, bir öncekini yıkmaktadır. Bu durum, bilim
insanlarını daha ürkek ve daha ihtiyatlı olmaya yöneltiyor. Bu oluşum,
bilimdeki gelişme hızını engelliyor. Halbuki soyut olduğu için pek itibar
edilmeyen “ düşünce “ daha özgür, zaman ve mekan tanımayan bir gizemli
güç. İyi kanalize edildiğinde, deneysel bilim araştırmalarının yüzlerce
yılda varacağı sonuçlara saniyelerle ifade edilebilecek zamanda ulaşmakta
ve kavramaktadır. Şunu iyice bilmeliyiz ki, bu günün fiziği dünün
metafiziği idi.
Sonuç olarak, söylenceler, semboller ve yazılabilenler ile öğrenebildiğimiz
insanlık tarihinin neresine gitsek, mutlaka GERÇEĞİ arayanlarla karşılaşıyoruz.
Bu konudaki araştırmalar geliştikçe, Mezopotamya, Hint, Mısır. Yunan, İnka,
Aztek, Çin uygarlıklarında bu konuda şaşırtıcı benzerlikler buluyoruz.
Çok uzun eğitim ve deneyimden sonra, Mısır’lı başrahipin, rahip
adayına “ sen bunca zamandır gerçeği
öğrenmek için her türlü çileye katlandın, Ve gerçeği öğrenmeyi
hakkettin , der ve biraz durakladıktan sonra, aradığın gerçek SENSİN
der.”
Sonuç olarak sözü Lao –Tzu’nin deyiminden
esinlenerek noktalamak istiyorum. Diyebilirim ki; bilenler sustuğu için bunları
söylemek bana düştü.
24 Ocak 1986 Özkan
ARAS
![]()