![]() |
SUSMAK
Susma konusunda beni düşündüren ve bunları yazıya dökmeye iten en önemli etkenlerden biri, yıllar önce okuduğum bir şiirdir.
Dertler tümen tümen geliyor bu gün.
Yarın ızdırapların seli kopup gelecek.
Memleket baştan başa tedirgin,
Ama ağzını açıp tek kelime söyleyen yok.
Miskinlik sinmiş insanların yüzüne,
Kimse laf anlamıyor,
Anlayıp kızanlar bile dilini tutuyor.
Yaman bir acıyla kıvranıyorum durmadan;
Yoksullar, zengin karşısında güçsüz. . .
Ne acıklı bunu görüp de haykırmamak.
Ama anlamayanlara dil dökmek daha acı,
İnsan, sesini yükseltmeyegörsün,
Başlıyor gerçekleri bilmeyenlerin öfkesi.
Bugünlerde herkes sırf kendini dinliyor;
kendinden başkasına inanan yok.
Hiç ilişkisi kalmadı gerçekle söz arasında.
Bu dizeler, MÖ.2000 lere kadar uzanan 4000 yıl öncesi insanın suskunluğu ve düştüğü açmazı dile getiren, Mısır’lı din adamı AKHU’nun, ülkenin düzeni ve halkın suskunluğuna yakınmasıdır.
Aradan binlerce yıl geçmesine karşın, değişen pek fazla bir şey yok Günümüzde de Danimarka’lı ozan Rasmussen, şu dizelerle yakınır suskunluktan.
Beni işkenceler, işkenceciler yıldırmaz
Ne seher vakti duvar dipleri
Ölüm kusan namluları tüfeklerin
Ama toplumun o kör, sağır duyarsızlığı var ya
İşte o öldürüyor beni.
Susmanın erdemini öven o kadar çok özdeyiş üretilmiş ki, insanın en büyük niteliklerinden biri olan konuşma, neredeyse sevimsiz ve gereksiz bir hale getirilmiş. Bu özdeyişler içinde ağzımızdan düşmeyen, hepimizin bildiği, “SÖZ GÜMÜŞSE SÜKUT ALTINDIR “ deyimidir. Bu deyimi savunanlara, bir düşünen çıkıp da “ FAZLA SÜKUT DA BAKIRDIR “ derse, ne yanıt verilir diye düşünürüm hep.
Susma kavramını açıklayabilmek için yine de söze gerek var. Bir çok kutsal kitap, “Başlangıçta söz vardı “ diye başlar. Demek oluyorki, söz, sükut kadar değerli ve anlamlı.
Susmanın, daha doğrusu susanın neden, niçin sustuğunu ilk bakışta bilemeyiz. Çünkü susmak bir çok nedenle olabilir. Susan çok yakından bilinmediği zaman, neden sustuğu anlaşılamaz. Çünkü buna etken bir çok faktör olabilir. Dikkatli ve tarafsız araştırırsak, susmak bilgelikten olduğu kadar - ki bilgeler çok ender görülüyor- bilgisizlikten de olabiliyor. Latin’lerin ünlü özdeyiş ustası Puplilius’un dediği gibi,
SUSMA APTALDA BİLGELİK YERİNE GEÇER
Yine de insanlar genelde susmayı pek de sevmez. Fakat susturulur, çocuklar ilk sorularına yanıt aradıkları günlerden bu yana, aile bu soruları yanıtlayacak bilgi ve eğitimden yoksunsa, sen küçüksün daha sus, söz büyüğün su küçüğün lafları ya da ayıp ve günah korkutmalarıyla susturulurlar.
Öğrenciliğinde de öğretmeni tarafından susturulur, iyi bir öğrenci fazla sesi çıkmayan, söylelenleri ezberleyen öğrencidir günümüz eğitim sisteminde. Her ne kadar, eğitim psikolojisi ve pedogoji eğitimi görseler bile, öğretmenler de susturulmuş çocuklardan oluştukları için sonuç pek değişmez. Bu suskunluk çemberinin kırılmasına üniversite eğitimi bile yeterli olmamakta, alışılagelmiş politik ve dinsel kalıplar dışında, yeni bakış açıları ve bunların ifade özgürlüğü de kısıtlanmaktadır.
İş hayatında da, çalışan-çalıştıran, âmir-mamur ilişkilerinde de durum değişmez. En iyi işçi, en iyi memur, fikir yürütmeden, pekiyi efendim sözcüğünü en çok kullananlardır. Bu aynı zamanda, görevde yükselmenin en sağlam sigortasıdır.
Sosyal yaşamımızda da,susmanın önemini vurgulayan düşünce ve davranışlarla iç içeyiz. Geleneklerimizi gözden geçirdiğimizde, temel temanın, itaat ve susmadan yana olduğunu görürüz.
Totliter ve dine dayalı yönetimlerde bu durum çok daha belirgindir. Burada susmak,yaşamın garantisi ve güvencesidir. “ Susana zarar gelmemiştir “özdeyişi de bunu vurgular. Fakat bunun faturasının çocuklarımıza, torunlarımıza, hatta tüm insanlığa çıkabileceğini düşünmeyiz nedense.
Dilin Gücü adlı yapıtında felsefeci Nermi Uygur, susmayı ve konuşmayı şu düşüncelerle irdeliyor.
“ Susmayı övmeyeceğim, yerecek de değilim. Gerçeklikteki insan ise, hep susmaz. Susamaz çünkü, susmaması da gerekir. Varolması konuşmasına bağlıdır. Yaşama eylemlerimizin temel direği susmak değil, konuşmaktır. Toptan susalım, toptan yok oluruz. Tüm susmak yıkımdır insan için. Konuşma insan olmanın koşuludur.
Pekin’den Roma’ya, İskoçya’dan Habeşistan’a kadar, yüzyıllar
boyu dilin susmasına gönül bayramı gözü ile bakılmıştır. Mistisizmin her çeşidi susmayı kutsal bilmiştir. Susma yalnızca başlangıç değil sondur da. Mistik arayıcının döşeği susmaktır.
Din-Mistik uzanışları çok kez tüm-susmaya kavuşmak için canatmıştır. Buna göre susmak kutsaldır. Tanrıya mı yöneldin, kes öyleyse dış’la ilişkini. Derinleşmenin ölçeği susmaktır. Tanrıya varan konuşmaz.
“ Bilge konuşmaz susar “ diye bir sanı yayılmıştır bazı çevrelerde. Bence bu sanı yanlış bir sanı. Tam tersine “ Bilge konuşur susmaz “ Susan bir Sokrates’in gerçek bir Sokrates’le ne ilişkisi var. Doğunun ve Batının bilgeleri konuşan kişilerdir. Sussaydılar bilge olabilirmiydiler.
Susmaya hiç yer yok mu bilgelikte? Olmaz olur mu? Bilgelik her şeye hakkettiği değeri vermektir. Bilgelik sözün değil boş sözün, fazla sözün, çok fazla sözün düşmanıdır. Bilgeye yakışan yerinde konuşmak, yerinde susmaktır. Bilgelik ölçü işidir. Rasgele konuşmak, basmakalıp laf etmek, ezbere konuşmak bilgelik olsaydı, “ herkes bilgedir “ önermesi - bir kaç kişiyi ayrı tutun- korkarım genelgeçer bir önerme olacaktı. Susmaya salık veren bilgeler, bana kalırsa, iyi, dürüst, doğru,güzel konuşmanın hiç de kolay olmadığını belirtmek istemişler. “ İnsana yakışan konuşmaktır. Yalnız ne çok, ne az - her işte olduğu gibi - konuşmada da, susmada da zor olan bu. Hazır ölçü yok. Ölçüyü herkes kendi bulacak. Konuşmak da susmak da bir sanattır. Susan, çok kez çevresinde güvensizlik yaratır. Sessizlikten herkes çekinir.”
Susmanın bilgelik ve erdemliliğine karşın, Binlerce yıllık kültürel birikimin beşiği Anadolu’ nun soluğu olan YUNUS, sözün gereğini şöyle dilegetiriyor.
Bir toyu toylamak gerek
Bir soyu soylamak gerek
BİR SÖZÜ SÖYLEMEK GEREK
Melekler de bilmez ola
İnsan olmanın onuru ve sorumluluğunu taşıyan birey, ona zarar da verse söylenmesi gerekenleri, söylemek zoundadır.
Halil Cibran’ da “ Bir söz söylemeye geldim ve onu şimdi söyliyeceğim.Ama ölüm engellerse beni, o söylenecektir YARIN tarafından, çünkü YARIN, sonsuzluğun kitabında hiç bir sır barındırmaz. Şimdi ne söylüyorsam tek yürekten, yarın söylenecektir binlerce yürek tarafından.”derken aynı uyarıyı yapıyor. Yine Cibran “ Yüreğinizin yalnızlığında daha fazla yaşayamaz olduğunuz anlarda, dudaklarınızda yaşamaya başlarsınız ve ses sizin için bir oyalayıcı olur. Çünkü düşünce uzayın bir kuşudur, sözcüklerden yapılmış bir kafese konulduğunda belki kanatlarını açabilir, ama uçamaz. “ derken düşüncenin, konuşmaya dönüştürülmesinin ne kadar zor olduğunu vurguluyor.
Bu nedenlerle konuşma, sanat oluyor, zorunlu olarak. İşin ilginç yönü, bizlere susmayı öneren ve öğretenler nedense nasıl konuşulacağını öğretmezler. Sonra da konuşanı geveze, boşboğaz,çalçene gibi sıfatlarla kınayıp susturmaya çalışırlar.Ya da bilgelik tavırlarıyla,dinlemeden dinliyor görünürler. Belki bu davranışta haklılık payı olabilir,fakat kendileri konuşmalarıyla örnek olmak koşuluyla.
Yinelersek, özlü, anlaşılır, ilgiyle dinlenebilen konuşmanın pek kolay olmadığı bir gerçek.
Gökhan Evliyaoğlunun “ Konuşma Sanatı “ adlı yapıtında konuşmacıyı şöyle uyarıyor. “ Deneyimsiz binici, kendi istediği yere değil, atın istediği yere gider. Sözcükler, cümleler,anlamlar,konuşma ve dil kalıpları da hırçın atlar gibidir. Biz onları güdemezsek, onlar bizi güdmek isterler ve güderler de. Ama bu, o zaman bir etkili, bir güzel konuşma olmaz. Belki sadece bir konuşma, bir “ gelişiğüzel konuşma “ olur.Bazan da “ gemi azıya alıverirler .” Toz dumana karışır o zaman . Bir yığın sözcük kalır ortada,Sözcük salatası (laf salatası) budur işte.”
Bu nedenle, etkili, güzel, doğru bir konuşma yapabilmek için fonetik, diksiyon ve retorik bilgisi gereklidir. Fonetik, dilin ses ve ton eğilimi, dil ritmini, tempo ve dinamizminde ses düzenlemesini. Diksiyon ise (söylem) duru, saydam, açık seçik,vurgulamalı ve güzel konuşmayı sağlar. Konuşmayı düzgün ve akıcı kılan bu iki kuralın temelinde RETORİK zorunludur.
Retorik ise, başta mantık, felsefe,psikoloji, sosyoloji, edebiyat, sanat, hukuk ve dinsel bilgilerden beslenir. Bu bilgilerden yoksun birinin yararlı, etkili, güzel ve doğru bir konuşma yapması olanaksızdır.
Rhetorica, MÖ. 5. Yüzyılda Sicilya’da toprakları ellerinden alınan köylülerin, davalarını etkili bir şekilde savunmak için, Sicilya mahkemelerinde doğmuştur. Rhetorica , doğa düşünürü Empedokles tarafından bir öğrenim haline dönüştürülmüş ve bu geleneği öğrencisi Koraks sürdürmüştür. MÖ. 5. Yüzyılda Atina’nın düşün dünyasında ortaya çıkan sofistler aracılığı ile gelişmiştir. Gezginci öğretmen anlamına da gelen bu kişilerce rhetorica , sistemli bir eğitim aracı durumuna getirilmiştir. Bunların en ünlüleri Pratagoras, Gorgias İsokrates dir. Fakat Platon rhetoricayı, onu uygulayanların, hakikat bilgisine ya da saygısına sahip olmaksızın, inandırma yolları aradıkları için, reddeder. Daha sonraları Roma’yı da etkileyen ve Çiçero ile gelişen bu eğitim sistemi, günümüze kadar gelmiştir.
Belki de, anlaşılır, doğru, faydalı ve etkili bir konuşmanın bu denli birikim gerektirdiği için, çoğu insan konuşmaktan bu nedenle kaçınmaktadır. Susma sonucunda kaybettiklerimiz ya da kazandıklarımız, hemen ortaya çıkmadığı için, susmayı genelde bilinçsizce seçeriz. Konuşmada ise ne olduğumuz hemen ortaya çıktığı için, konuşma sanatına sahip değilsek, belki antipati ile karşılanabilir endişesi ya da başımız derde girebilir diye çekinceli davranırız.
Bu gün suskunluğun yoğun olarak yaşandığı ülkelerin az gelişmiş ülkeler olduğunu görebiliyoruz. Bilgi birikimi ve özgürlük olmadan, düşüncelerin gelişmesi ve bunlar olmadan da suskunluktan kurtulmanın olanaksızlığını biliyoruz.
Sonuç olarak, bir sözcüğün yıkıcılığı kadar yapıcılığı ve yaratıcılığını da unutmamak zorundayız. YUNUS’un dizeleri bunu şöyle vurguluyor.
Söz ola, ağulu aş’ı
Bal ile yağ ede bir söz
Şu cihan cehennemini
Sekiz cennet ede söz
Yaşanan olumsuzluklar arttıkça, temel nedenler irdelenmeye başlar. Buna en çarpıcı örnek, birkaç yıldan beri geniş halk kitlelerine yayılan “ Konuşan Türkiye “ ve “Susma sustukça sıra sana gelecek “ sloganlarıdır. Geç de olsa suskunluğun sonucunda ödediğimiz bedellerin ağırlığını anlamaya başladık. Suskunluğu yenmek için, eğitim ve çok yönlü bilgilenmekle yetinmeyip, bunları yaşama aktarabilmek için söylem ve eylem birliğinde olmak zorundayız.
Kanımca bizler, insanları ilgilendiren her konuda sürekli konuşma yapan bir topluluğun üyeleriyiz. Bununla da yetinmeyip, dinleyicilere de soru ve katkılar için söz vererek konuşmaya teşvik ediyoruz. Bu da burada suskunluğa yer olmadığının bir göstergesidir. Suskun olduğumuz söylenemez, fakat konuşmaların soru ve katkılarla zenginleştiği de söylenemez. Bilgi sahibinin en önemli misyonu onu başkalarıyla paylaşmak olmalıdır,susmakla değil.” Ancak konuşmasıyla bir şey söyleyen, susmasıyla da bir şey söyleyebilir.”
Taoizm’in kurucusu Lao Tzu’nun bir deyişiyle konuyu noktalamak istiyorum.
Bilenler susuyor
Söz bilmeyenlere düşüyor.
15.Nisan. 1998 Özkan aras
Kaynakça
Konuşma Sanatı Gökhan Evliyaoğlu
Rhetorica Çiğdem Dürüşken
Rhetorica Aristotales
Dilin Gücü Mermi Uygur
Sözler Halil Cibran
Eski Uygarlık şiirleri Talat halman