Fakir yaşamaktansa ölmeli,
Ekmeği olursa, tuzu olmaz,
Tuzu olursa, ekmeği olmaz,
Kuzusu olursa, eti olmaz.
Gümüşü çok olan mutlu
olabilir
Arpası
çok olan mutlu olabilir
Fakat
hiçbir şeyi olmayan rahat uyuyabilir
Bir beyiniz, bir kralınız olabilir
Fakat asıl korkulacak adam vergi memuru.
Öleceğiz harcayalım,
Uzun
yaşayacağız biriktirelim.
Suya sokulsan suyu kirletirsin
Bahçeye sokulsan meyveleri bozarsın
Yakın zamana kadar uygarlığın kökeni, Yunan uygarlığına
bağlanıyordu. Batı’lı bir düşünür olan, C. W. Ceran (
Kurt W. Marek asıl adı ) “ Arkeolojinin Romanı “ adlı
eserinde şöyle diyor. Biz bütün sanatların kökünü
Yunanistan’a bağladıkları bir dönemde yetiştik. Ama
sonradan bu kültür çiçeklerinin Lidya, Hitit, Fenike, Girit,
Babil, ve Mısır’dan alındıklarını gördük. Bu ulusların
arkasında da Sumer’ler vardı.
Eski Mısır yazısı hiyeroğlif okunduktan sonra ( 1828
Champollion ) 20. yüzyıl başlarına kadar en eski ve gelişmiş
uygarlığın Mısır uygarlığı olduğu anlaşılmaya başlandı.
Yunan tarihçisi Heredot, Mısır’ın çevresine etkisini şöyle
anlatıyordu. “ Zaten hemen hemen bütün tanrı adları
Yunanistan’a Mısır’dan gelmiştir. Daha önce dediğim gibi
Posoidon ve Dioskur’lar bir yana, Hera, Hestia, Nereid’ler ve
bütün öbür tanrılar Mısır topraklarında her zaman
biliniyordu.”
Bu düşünce ve onun getirdiği hayranlık, çivi yazısının
okunmasına kadar sürdü. Sonuçta o güne kadar dünyadaki
uygarlıklar hakkındaki inanç ve bilgiler allak bullak oldu (
George Friedrich Grote ). Gerçi Tevrat’ta Babil ve Ninova
hakkında bilgiler vardı. Fakat bunlara tam ve gerçekçi bir şekilde
bakılmıyordu. İki nehir arasındaki ovalar ve çöller ortasında
önemsiz görünen yıkıntılar ve tepecikler kazılmaya başlandıkta
sonra; çıkarılan tabletlerde insanlık tarihinin 7000 yıllık
geçmişi aydınlanıyordu. Hatta diyebiliriz ki Mısır
Pramitlerinin ve tapınaklarının yanında toprak yığını
olarak görülen tepeciklerden çıkarılan tabletler, o ihtişam
ve zenginliği gölgeliyordu adeta. Çünkü elde edilen bilgiler
Mısır dahil bir çok ulusun düşünce, bilim ve dinlerinin
kaynakları olduğunu ortaya çıkarıyordu.
Çivi yazısı iyice okunmaya başlanıp, bir çok tablet elden
geçirildikçe, Asur, Babil ve Elam’lar dışında başka bir
ulusun kültür, bilim ve inanç yönünden etkileyen varlığı
hissedilmeye başlanmıştı. Bu, tıpkı gökyüzünde görünmeyen,
fakat bir önceki gezegende olan sapmalar nedeniyle matematiksel
olarak bulunan Plüton gezegeni gibi; Mezopotamya’nın ilk
sakinleri olan Sumerler’in varlığı da buna benzer bir şekilde
bulunmuştur. Çivi yazısını icat edenler, Babil ve Asur’lular
olamazdı, Aksine başka bir ulus, çok büyük bir olasılıkla
Sami olmayan Doğu’nun yaylalarından gelen; fakat varlıklarını
o zamana kadar ve hiçbir buluntunun ispat edemediği bir millet
bu yazıyı kullanmıştı. Çünkü Babil ve Asur yazı işaretlerinin
çeşitli anlamlara gelmeleri kendiliğinden açıklanabilecek
bir şey değildi. Babil’liler tarihin ışığına çıktıkları
sırada, birdenbire ve tam olarak bu yazı sistemi meydana
gelemezdi. Bu sistem uzun bir evrimin izlerini taşıyordu. Araştırmalar
derinleştikçe Babil ve Ninova kültür başarısı olarak ne
varsa, hemen hemen hepsine esrarlı SUMER ulusunun öncülük
ettiği görüldü.
Sumer’lerin ana yurdu Mezopotamya değildir. Buraya başka bir
yerden göç ederek Basra körfezi civarına, Fırat nehrinin aşağı
bölgesine; SUMER adı verilen yere yerleşmişlerdir. Asıl
yurtlarının neresi olduğu bilinmiyor. Hiç kuşku duyulmayan
şeylerden biri de Sumer’lerin, Sami olmayan siyah saçlı bir
millet olmasıdır. Yazıtlarında kendilerini “ Karabaşlılar
“ demektedirler. Sumer’lerin denizden gelerek iki nehir arasına
yerleştikleri efsanelerinde geçmekte beraber, kesin olarak
bilinmemektedir. Zecharia Sitch’in 12. Gezegen adlı yapıtında,
bu konuya ilginç yaklaşımlar öne sürmektedir. Sumer’lerin
dili Türkçe ile temel yapı bakımında benzerlikleri görülmektedir.
Diyebiliriz ki dünyadaki ilk uygarlıkların vatanı Nil, Fırta-Dicle,
İndus, Ganj ve Sarı Nehir vadi ve ovalarıdır. Belki de en
eskisi de Mezopotamya’dır.
Sumer’lerde dolayısıyla Mezopotamya’da, Matematik,
astronomi ve tıp, çağına göre ileri bir düzeyde ve çevrelerindeki
ulusları da etkilediklerini, bu konuları içeren tabletlerin
incelenmesinden anlıyoruz.
Matematik : Mezopotamyalılar rakamlarını çivi yazısı işaretlerine
benzeterek yazıyorlardı. Bir (1) sayısı çiviye ya da oduncu
kamasına benzeyen bir şekildi. Bu kama işareti bir sayısı,
onların yan yana ya da üst üste sıralanması ile de diğer
sayılar, on sayısına kadar oluşuyordu. Tek şekille yazılan
an sayısı, yan yana ya da iç içe bir araya gelmesinden elli (50)
sayısı yazılıyordu. Atmış (60) sayısı da bir (1) işareti
ile ifade ediliyordu. Bizim kullandığımız 10 tabanına
dayanan matematik yerine Mezopotamyalılar 60 tabanlı bir sistem
kullanıyorlardı.
Yan yana gelen rakamların, birbirine olan yakınlık ya da uzaklığı;
sayının bir mi? Yoksa 60 mı olduğunun anlaşılmasını sağlıyordu.
Örneğin 2 ile 61 sayılarında olduğu gibi. Mezopotamyalıların
yüzyıllar boyu, sıfırı (0) kullanmadıkları anlaşılmaktadır.
Fakat MÖ. 500 hatta 700 lü yıllarda kullandıkları bazı örnekler
bulunmuştur. Diyebiliriz ki Mezopotamya rakamlarında eski Babil
çağında sıfır sembolünün olmadığı ve Helenistik çağda
sıfır sembolünün sayıların sonunda kullanılmadığı
kesindir.
Mezopotamyalıların uzunluk, alan ve hacım gibi ölçülerde
kullandıkları çeşitli birimler arasında, oranlar genel
olarak altmış tabanlı değildir. Fakat gümüş ağırlığı
ölçü birimleri arasındaki oranın çok eski çağlardan bu
yana altmış tabanlıdır. Her türlü alış verişte, bu
birimlere en eski tabletlerde de rastlanmaktadır. Bu birimler
MANA ve ŞEKEL dir. Bir mana 60 şekeldir.
Para ise ilk olarak İran hakimiyeti döneminde MÖ 600 lü yıllarda
kullanılmıştır. Yük ağırlık birimi, bir insanın normal
olarak taşıyabileceği bir ağırlıktır. Sumerce GUN, Akatçası
Biltu dur. Mana birimi Gun’un altmışta biri olarak saptanmıştır.
Aradaki oranın altmış belirlenmesi, altmış tabanlı sayı
sisteminden kaynaklanmaktadır. Mana da daha sonra altmışa bölünmüş
ve yeni birime Sumerce GİN adı verilmiştir. Bu ağırlık
birimi Akatça adı Şekel veya Şiklu dur.
Çarpma çizelgelerinde 8x27, önce 8x7 ve 8x20 ayrı ayrı çarpımlarının
toplanmasıyla cetvelden elde ediliyordu.
MS.1. yüzyılda Yunanlı matematikçi İskenderiyeli Heron,
Mezopotamyalıların kullandığı formülü karekök bulmak için
kullanıyordu. Tel Harmel tableti yaklaşık karekök bulma
metodunun, ya da metotlarından birinin, Mezopotamyalılarda
geometri ile temellendirilmiş olduğu, yani karekökün
hesaplanmasının geometrik bir model üzerine oturtulduğunu göstermektedir.
Mezopotamya rakam sisteminin temelindeki sayı kavramı 15-16 yüzyıllara
kadar kullanmış olan bütün diğer sayı ve rakam kavramlarının
hepsinden daha geniş; hatta denilebilir ki en gelişmişlerinden
daha üstündür.
Yunanlıların bilimsel gereksinmelere uygulanan İyonya rakamları,
temelindeki Fenike rakamları gibi alfabe harflerinde meydana
gelmiştir. Bu nedenle Yunanlı astronomlar Mezopotamyalıların
altmış tabanlı kesir sistemini kabul etmişlerdir.
MS. 2. Yüzyılda Batlamyus sıfır işareti için ortası
yuvarlak bir daire kullanmıştır. Bu gün yaygın olarak kullanılmakta
olan ve bilindiği gibi Hindistan’dan, islam dünyasına,
oradan da Avrupa’ya gelmiş olan desimal rakam sistemi, 16 yüzyıldan
bu yana yer almaya başlamıştır.
Pythagoras teoremine ilişkin iki tablet bize Mezopotamyalıların
Pythagoras’dan ( hiç olmazsa ) en az bin yıl önce, bu
teoremi bildiklerini göstermektedir.
Mezopotamyalılar cebrin kurucusudur. Cebir sözcüğü esasen
Mezopotamya kaynaklıdır. Bu sözcük 9. Yüzyıl başlarında,
Abdülhamit ıbn Türk ve Harezmi ile başlayarak “ El Cebr
Ve’l Mukabele “ Arapça şekliyle islamiyette kullanılmış,
Avrupa’ya da Harezmi’nin kitabı yoluyla girmiştir ve
Elgebra adını almıştır.
Astronomi, başlangıçta Mezopotamya’da dinsel bir tabana
oturmuşken, daha sonraları bilimsel yani matematiksel bir
duruma dönüşmüştür. Belirtildiği gibi Astronomi başlangıçta
astrolojik bir kimliktedir. Burada kehanet önemli bir yer tutar.
Her gezegenin kendine özgü etki ve anlamı vardır. Ay korku
veren bir gök cismidir onlarca. Horoskop astrolojisinin temel
hipotezine göre, doğum anındaki gök cisimlerinin durumu, bir
insanın hayatının özel çizgilerini belirtir.
Mezopotamyalılara göre göklerin sakinleri bir yıldız olan
tanrılardır. Bu nedenle onların dünya görüşlerinde
Astronomi, mitoloji ve dini astronomiyi birbirinden ayırmak pek
kolay değildir.
Mezopotamyalılar su saatini ve güneş saatini kullanıyor, gece
ve gündüz uzunluklarını saptadıklarını, gece ve gündüz nöbetçilerine
ödenen ücretin bu farklılığa göre hesaplandığından anlaşılmaktadır.
Takvimleri ay temellidir. Ay safhaları 29,5 günlük ortalama
devre esas alınmıştır. Ay adları bir çok değişiklik geçirdikten
sonra, Asurlu’lar zamanında son şekli şöyledir.
I- Nisan VII- Teşrit
II- Ayar VIII-Arahsamna
III-Sivan IX-
Kisilimmu
IV-Temmuz X- Tebek
V- Âb XI- Şubat
VI- ElÛl XII-Âdar
Bu ay adlarının bir kısmı değişiklik göstermeden günümüze
kadar geldiği görülmektedir. Bu takvim Musevi takvimine örnek
olmuş ve Suriye bölgesinde kullanılmaya devam etmiştir. Yine
bu takvim Jüle Sezar takviminin kabulüne kadar, Yunanlılar ve
Romalıların kullandıkları takvimlerin temelini oluşturmuştur.
Ay yılı ile güneş yılı arasındaki farkı gidermek için (
MÖ.2294-2189 ) üçüncü UR sülalesi döneminde, 8 yılda bir
yıla 13.cü bir ay eklendiği bilinmektedir. Asurlular döneminde
(MÖ.1250-612 ) bir tablette dört mevsimden bahsedilmektedir.
Yine onların, haftanın 7 günlük zaman süresine bölünmesini
yaptıklarını öğreniyoruz. Ayın 7-14-21-28.ci günlerine önem
verdiklerini ve bu günlerde, kralların belirli bir takım işler
yapmalarının uğursuz olduğu düşünülürdü. Bu ise
Musevilerin altı gün çalışma, yedinci gün dinlenme günü
olarak kabullerini kaynağını oluşturmaktadır.
Mezopotamyalılar günü 12 saate bölmüşlerdir. MÖ.8. yüzyıldan
itibaren güneş ve ay tutulmalarını düzenli bir şekilde gözlemledikleri
ve sonuçlarını kayıtlara geçirdikleri kesinlikle
bilinmektedir.
Mezopotamya mitolojisinin çok zengin olduğu bir gerçek. Çevre
ulusların mitolojilerine etkilemesi de doğal. Tanrıların
yaratılış öyküsü şu dizelerle dile getiriliyor.
Gökler yoktu bir zamanlar,
Yeryüzü yoktu, yükseklik ve derinlik
İsim yoktu, toprak altında “ Apsu “ vardı yalnız
İlk yaratıcı olan tatlı su
Birde acı su Tiamat vardı.
Bir de döl yatağına dönem Mumnu
O zamanlar tanrılar yoktu daha.
Günler günleri kovaladı, yıllar yıları
Ansar’la Kişar’ın ilk çocuğu Anu, boş gök
Ulu tanrı EA’ yı doğurdu tek başına
Ea; göğün ufkundan daha geniş bir akıl
Benzerlerinin hepsinden kat kat güçlü.
Burada Ea, çok anlamlı, göğün ufkunda bir yarde. Sonsuz uzay
kadar bir AKLI ve benzerlerinden kat kat güçlü. İnsanın
yaradılışında ise birkaç farklı yaklaşımla karşılaşıyoruz.
Marduk “ güneşin oğlu “ Ea’ya insanı bir sanat eseri
gibi yaratmak istediğini anlatıyor.
Kanı kanla birleştireceğim
Kanı kemikle
Bir şey yaratacağım benzeri görülmemiş
Adı insan olacak
İlk İnsanı yaratıyorum.
Bir yaklaşıma göre de tanrı insanı çamurdan yaratmıştır.
Yani insanın çamurdan bir modelini yapıp, ondan sonra da bunun
içine hayat nefesini üflemiştir.( Eşek hamuru )
Sumerlerin yarattığı edebiyat ( mitoloji ), İbraniler üzerinde
derin etkiler yapmış olduğunu görüyoruz.
Dilmun, “ saf, temiz ne parlak “ bir memleket, hastalık ve
ölüm bilinemeyen, yaşayanların memleketi. Ne var ki orada
hayvanlar ve bitkiler için gerekli olan su eksik. Büyük su
tanrısı ENKİ, güneş tanrısı UTU ya orasını tatlı su ile
doldurmasını ister. Böylece Dilmun meyve bahçeleri ile kaplı
yeşil tarlaları ve çayırları tanrıların bahçesi haline
gelir. Bu cennet bahçesinde Sumerlerin büyük ana tanrıçası
8 bitkiyi filizlendirir. Bu ancak tanrıçanın ( yer yüzünün
annesi ) su tanrısı tarafından üç kuşağı kapsayan hamile
bırakması ve bunların şiirde sık sık tekrarlanan ağrısız
doğum, acısız doğurulması gibi bir hayli karışık
olaylardan sonra başlıyor. Fakat ihtimal Enki onları tatmak
istediği için, habercisi “ iki yüzlü olan tanrı “ İSİMUD
bu çok değerli bitkileri birer birer koparıp efendisi ENKİ’ye
veriyor, o da onları yiyor. Bunu üzerine Ninhursag son derece kızıyor
ve Enki’yi ölümle lanetliyor. Kendisi de verdiği kararı değiştirmemek
için olsa gerek tanrıların arasından yok oluyor.
Enki’nin sağlığı bozuluyor, Sekiz organı hastalanıyor.
Enki’nin hastalığı birden ağırlaşmaya başlayınca, Büyük
tanrılar tozlar içine oturuyorlar. Görünüşe göre Sumer
tanrılarının kralı olan hava tanrısı Enlil bile buna çare
bulamıyor. Tilki ortaya atılıyor, Enlil’e eğer ödüllendirilirse,
Ninhursag’ bulup getireceğini söylüyor. Tilki ana tanrıçayı,
tanrılara getirmeyi başarıyor. Ve o ölmekte olan Enki’yi
iyileştiriyor.
Ninbursag Enki’nin yanına oturuyor, onun ağrıyan sekiz organı
için 8 tanrı yaratarak Enki’yi iyi edip sağlığına kavuşturuyor.
Sumer cenneti Dilmun ülkesindedir ki burası İran’ın güneybatısı
olabilir. Sumerleri yenen Sami-Babil’ler kendi ölümsüzlerini
“ Yaşayanların Ülkesi “ olarak Dilmun’a yerleştirmişlerdir.
Tevrat’taki cennet, “Eden Bahçesi”, Sumerler’in cennet
ülkesi olan Dilmun ile birbirine benzemektedir.
Tanrıçaların ağrısız, sancısız doğumu, Havva’ya çocuklarını
sancılarla elde etmesi ve sancılarla doğurması için yapılan
lanetin , temelindeki gerçeği ortaya çıkarıyor. Enki’nin
yasak bitkiyi yemesi ve yaptığı kötü davranış için
lanetlenmesi. Adem ile havva’nın bildikleri ağacın meyvesini
yemelerini ve her ikisinin bu günahkar hareketlerinden dolayı
lanetlenmesi çok ilginç.
Fakat bu karşılaştırmaların en ilgi çekici olanı, Tevrat’taki
Bütün yaşayanların annesi, HAVVA’nın Ademin Kaburgasından
yaratılmasını anlatan ünlü kısmın Sumer şiiri yoluyla
anlatılmasıdır. Niçin kaburga? Niçin İbrani öykü yazarları,
Tevrat’a göre anlamı aşağı yukarı “ hayat veren hanım
“ olan Havva’nın, vücudun başka organlarından değil
de kaburgadan yaratılmasını uygun bulmuştur.
Eğer biz Dilmun şiiri gibi Sumer örneğini Tevrat
hikayesinin temelinde kabul edersek o zaman bunun nedeni açıklanmış
olur. Sumer şiirinde Enkinin hasta organları arasında kaburga
da vardır. Kaburganın Sumercesi Tİ dir. Enkinin kaburgasını
iyi etmek için yaratılan tanrıçanın adı “ Kaburganın
Hanımı “ anlamına geldiği gibi yaşatan hanım anlamına
da gelir. Sumer edebiyatındaki kaburganın hanımı olan isim
bir kelime oyunuyla Tevrat’ın cennet efsanesinde Havva olarak
“ Yaşatan Hanım “ anlamına dönüşmüştür.
Asur-Babil birliğini kuran kral I.Sargon ( MÖ. 2684-2630 ) un
doğumu bir şiirle şöyle anlatılıyor.
Ben Agade ( Akat ) hakanı, kudretli hükümdar Sargon’um
Anam, aşağı tabakadanmış, babamı hiç bilmedim
Dağlılardanmış babamın erkek kardeşi.
Doğum yerim Fırat kıyısındaki Azurgirani kenti
Yoksul anam bana gebe kalınca saklamış
Gizli doğurmuş beni; sağlam bir sepete
Yerleştirip ırmaktan aşağı yollamış.
Batmadan boğulmadan gitmişim ırmağın sularonda
AKKİ bulmuş beni, tarlada su dağıtan Akki
Aldı öz oğlu gibi büyüttü de beni
Kendine bahçıvan yaptı sonunda
Bahçıvanlık yapıyorum, İştar’ın sevgisini
Kazandım dört yıl hüküm sürdüm.
Kral I.ci Sargon’un yaşam öyküsüyle, Musa’nın yaşam öyküsünün
bu kadar benzemesi de diğer benzeyişler kadar düşündürücü.
Sargon’un asıl adı Şarruken dir, Sargon, suyun getirdiği,
ya da su dağıtıcısı anlamındadır. Musa’nın anlamı da,
suyun getirdiği, su adamı ya da suyun tohumu demektir.
Mezopotamyalılarda sosyal hayat, eğitim, adalet, vergi sistemi,
ahlak kuralları konusundaki gelişme düzeyi günümüzden pek
farklı olmadıkları söylenebilir.
Sumer’lerin çivi yazısını icat etmeleri ve bunu geliştirmeleri
Sumer okullarında başlar. MÖ.3000 li yıllarda yazı öğretmenliği
ve öğretim kitapları hazırlamayı düşünmüşlerdir.
Sumer okullarının asıl amacı meslek öğretmektir. Müdür
okul babası, öğrenciye okul oğlu, yardımcı öğretmene okul
ağabeyisi deniyordu. Daha önce hazırlanmış silindir şeklindeki
yazı kalıplarıyla yazıları bir matbaada olduğu gibi çoğaltıyorlardı.
MÖ.2000 li yıllarda Sumer’li bir öğrencinin rüşvet öyküsü
şöyledir. Bir öğrencinin derslerini beğenmeyen ve onu döven
öğretmeninin davranışlarından yıldığı için, babasına,
öğretmeni eve davet ederek yumuşatması için bazı hediyeler
vermesini önerir. Belki de bu insanlık tarihinin ilk belgelenmiş
rüşvet olayıdır.
Gençliğin sorumsuzluğu sadece bu günün sorunu değil. 3700 yıl
önceki bir kil tablet üzerine yazılmış öykü, insanlığın
pek zor geliştiğine güzel bir örnek.
Öyküde, baba oğluna, okula gitmesini, çalışkan olmasını,
sokaklarda başı boş dolaşmamasını önerir. Babanın öğüdü
şöyle sürüyor.
“ Şimdi gel, adam ol, meydanlarda durma veya caddelerde
dolaşma. Sokakta dolaşırken etrafına bakma, alçak gönüllü
ol, sınıf yöneticisine korkunu göster. Eğer ondan çekindiğini
görürse seni beğenir.
Benim seninle olan ilgim aptalı akıllı yapmak içindir. Tatlı
dille yılanı deliğinden çıkarmaktır. Sana yanlış işler
yaptırmayacağım. Kalbim senim üzüntünden yorulduğundan artık
senin için korkmaktan ve üzülmekten vazgeçiyorum.”
Kramer “ İnsanlığın sosyal ve ruhsal gelişmesi genellikle,
yavaş ve zilzaklı olmuştur “ der. Demokrasi ve onun temel
kurumu olan siyasal meclisi ele lalım. Yüzeyde bu, Batı
uygarlığının tekelinde ve son yüzyıllarda gelişmiş gibi görünüyor.
Dünyanın demokratik kurumla pek az ilgisi olan bir bölümünde,
bundan binlerce yıl önce, siyasal meclislerin olabileceğini
kim tahmin edebilirdi. Yapılan kazılarda çıkarılan
belgelerden, bunda 5000 yıl önce bir siyasal meclisin varlığını
öğreniyoruz.
Bu yazılı belgelere göre MÖ.3000 yıllarında çok ciddi bir
konu için toplanılıyor. Bu günkünden faklı olmayan iki
meclis iş görüyor. Bunlardan birisi Senato veya yaşlılar
meclisi, ikincisi ise eli silah tutan gençler meçlisi.
Toplantının konusu savaş, yaşlılar meclisi Senato barışı,
gençler meclisi ise savaşı istiyor. Kral gençler meclisinin
kararına uyuyor.
İlk yazılı sosyal reform MÖ. 2400 yılarında Lagaş kent
devletinde yapılmıştır. Bu reform, vergileri çeşitlendirmek,
yükseltmek ve mabedin mallarını çoğaltmak amacı ile büyük
suistimallere girişen “ eski günlerin “ acımasız ve zorba
bürokrasisine karşı yapılan bir harekettir.
İlk yasa kitabı MÖ.1750 yıllarında, ünlü Sami Kralı
Hamurabi tarafından resmi olarak halka açıklandı. Bu yasa
kitabı Sami dilinde çivi yazısıyla yazılmış, bir giriş
ile daha çok baddua ile dolu bir sonuç kısmı arasında 300 e
yakın yasa maddesini kapsamaktadır. Daha sonraki yıllarda çıkarılan
tabletlerde daha eski yasalara rastlanmıştır.
Yasaları; adaletin yerine getirilmesi, mülke karşı işlenen
suçlar, ticaret, evlilik, taarruz ve kısas, meslek adamlarına
ait suçlar, tarım, ücretler ve tarifeler, esirler ve kölelerle
ilgili başlıklarda toplandıklarını görüyoruz. Bu
yasalardan ANA İTTİSU yasalarından aile hukukuyla ilgili
ilginç bir örnek.
Eğer bir kadın, kocasından nefret edip, sen benim kocam değilsin
derse, onu ( kadını ) nehre atacaklardır.
Eğer koca karısına, sen benim karım değilsin derse, gümüşten
½ Mana tartacaktır.
Daha sonraki yıllarda Hamurabi yasalarında bu daha adil bir şekilde
yasada yer almaktadır.
Eğer bir kadın, kocasından nefret edip sen beni karılığa
alamazsın derse, onun kayıtları, bölgesinden incelenecektir.
Eğer o kadın ( evine ve kendine ) dikkatli ise ( evini ve
iffetini koruyorsa ) ve kabahati yoksa, kocası ( evinden ) çıkmaya
düşkünse, onu çok küçültüyorsa, o kadının kabahati
yoktur. Çeyizini alıp babasının evine gidebilir.
Eğer ( kadın kendisini ve evini ) gözetmezse ve sokağa düşkünse,
evini dağıtıyor, kocasını küçük düşürüyorsa, o kadını
suya atacaklardır.
Yasalarda kısasa kısas esastır. Zaten bu gün de Sami
dinlerinde bunu görüyoruz.
Eğer bir adam, bir adamın oğlunun gözünü kör ederse, onun
gözü de kör olacaktır.
Eğer bir adamın kemiğini kırarsa, kemiğini kıracakladır.
Eğer hekim, ağır yaralı adamın bronz neşterle üzerinde çalışıp
adamın ölümüne sebep olursa veya adamın göz bölgesini
bronz neşterle açıp, adamın gözünü kör ederse, ( hekimin
) bileklerini kesecekler.
Eğer bir adam, berberi zorlayıp ( bir kölenin ) kölelik
belirtisi olan saçını anlaşılmayacak bir şekilde tıraş
ettirirse, O adamı öldürecekler, kapısına asacaklar. Berber
bilerek tıraş etmedim derse, serbest bırakılacak.
Krallar kralı Hamurabi’nin tesis ettiği adalet kanunları.(ve
bunlarla) ülkeyi sağlam bir yönetime kavuşturan mükemmel
kral Hamurabi diye başlar yasalar anıtındaki sözler. Bu
yasalardan ilginç bir madde.
“İster evli kadınlar, ister dul kadınlar veya Asur’lu kadınlar
olsun, sokağa çıkarlarken başlarını açmamış olacaklardır.
Adamın kızları ya bir şal, ya bir giysi ile örtülü olmalıdırlar.
Başları açık olmayacaktır. Yalnız olarak sokağa çıktıklarında,
örtüneceklerdir. Sahibi ile sokağa çıkan cariyeler örtünecektir.
Kocaya varmamış olanların sokakta başları açıktır, örtünmemelidir.
Fahişe örtülü değildir, başı açıktır, örtülü bir
fahişeyi gören olursa, onu tutuklayacak, şahitler çıkaracak,
saray mahkemesine onu götürecek ve ona 50 sopa vurulacak.”
Görüldüğü gibi yasaların içeriği aynı zamanda o dönemin
sosyal düşünce dünyasını da yansıtıyor. İnsanlar pek
fazla değişmediği için, suçlar da günümüze göre hemen
hemen aynı.
KAYNAKÇA .
1-Tarih
Sumerle Başlar S. N. Kramer T.T.Kurubu 1998
2-Mısır ve
Mezopotamya’da Matematik, Astronomi ve Tıp T.T.Kur. 1966
3-Tanrılar Mezarlar ve Bilginler C.W.Ceram Remzi
Yay. 1969
4-Sumer,Babil, Asur Kanunları Mebrure Tosun-Kadriye Yalvaç
T.T.Kur.
1975
20 Mart 2001 Özkan
ARAS
