![]() |
Beni bu çalışmaya yönelten en büyük etken “
KENDİNİ BİL “ sözcüğünün uyarısı oldu. Bu sözcük ki, binlerce
yıldan beri özlü ve anlamlı içeriğini korumaktadır. Antik
Yunanistan’daki DELF tapınağının kapısına yazılmış bir uyarı.
Anlayabildiğim kadarıyla bizler için, açık seçik ve yalın bir uyarı
ve hala geçerli.
Kendimizi
bilelim, fakat nasıl? Kendimiz hakkında bilgilerimiz çok sınırlı. Hele
ruhsal yönümüzün bilinip kavranması ise daha da zor.
İnsanın
ruhsal yönünün ele alınması Batı dünyasında yüz yılı pek fazla aşmadığını
görmekteyiz, Törelerin, inançların ve dinsel otoritenin etrafına koza ördüğü
insanın iç dünyası bu yüzden pek incelenememiştir. İnsanın bu yönde Batı
dünyasında ilk neşteri atanın Freud olduğunu biliyoruz. O, insan bilincini,
davranış nedenlerini ele aldığında yer yerinden oynamıştı. Hele libido
savı, Oidipus ve Elektra kompleksleri o dönemin insanını şaşkına çevirirken,
birçok bağnaz otorite kurumlarının da şimşeklerini üzerine çekmişti. O
güne kadar bu konulara hiç kimse bu denli açıkça parmak basmadığı için,
uzun yıllar onun bu ileri sürdüğü düşünceler, pek fazla irdelenmeden
belli bir bilimsel çevrede kabul görmüştür.
Doğal olarak tez’e karşı antitez oluşturulmazsa , ne yazık ki tezde büyük
çelişkiler olsa bile, doğru gibi kabul görür. Doğal olarak bu
bilimsellikten uzak bir görüş biçimidir. Bu nedenle, şlk çatlaklar, Adler
ve Jung’da ortaya çıkar. Adler bireysel psikoloji olarak, istenç gücünü,
Jung ise bu iki görüşü de çelişkili bularak, analitik psikoloji diye
bilinen kendi teori ve pratiğini geliştirdi. Erich From ve Wilhelm Reich da
freud’u temel olarak daha değişik kuramlar geliştirdiler.
Her şeye karşın bu gün bile adı en çok anılan Freud, psikanalizin
isim ve anlam babasıdır. Onun Libido, Oidipus ve Elektra tezleri, yeni yaklaşımlarla
yara almadına karşın, yine de tabu olan cinselliği ve onun insan yaşamında
ne denli yer tuttuğunu dile getirmesi, bir devrim niteliğindedir. Cinsellik,
bilinç ve davranış biçimlerinin incelenmesi, insanı çözümlemede önemli
yer tutmaktadır. Fakat yine de insanı
tanıma yönünün çok küçük bir bölümüdür. En büyük gizem, bilinçaltıdır.
Ancak bilinçaltının derinlikleri uzay kadaruçsuz bucaksız ve
bilinmeyenlerle doludur.
Bu konuda Batılı ruhbilim uzmanlarının hala elyordamıyla
ilerlemelerindeki ana neden, alışılagelmiş, kalıplaşmış, mantık ve akıl
çemberini kıramamalarından doğmaktadır. Çünkü sınırlı bir akılla , sınırsızlık
kavranamaz. Bu yaklaşım, Mısır bilgelik Tanrısı HERMES’in dir ( M.Ö.
2600 ). Mantık çemberini kırmak ve aklı aşmak bilinçaltının yollarını
açabilir. Uzakdoğu ise binlerce yıldır evreni, yaşamı, bilinci, bilinçaltını
ve cinselliği kavramak için bir çok YOGA metodu geliştirmiştir. Bu bilgiler
yıllar boyu uzun yollar aşarak bir çok uygarlığı etkilemiştir.
Bu etkileşimlerin derin izleri felsefi olarak Schopenhauer ve
Nietzsche’de , Psikolojik olarak da Jung ve Erich From’da görülür. Jung
1930 yılında Çin felsefe araştırıcısı Richard Wilhem ile birlikte yazdığı
“ Altın Çiçeğin Sırrı “ ( Çin yogası ) . adlı kitapta,
Yin-Yang ( Karşıtların Bir’liği ) düşüncesinin
derinlemesine incelenmesidir. Konuya açıklık getireceği için Jung'’n "“Bilinç
ve Bilinçaltının İşlevi "“ile, bir Jung araştırmacısı olan
Frieda Fordham’ın “ Jung
Psikolojisinin Ana Hatları “ adlı yapıttan birkaç alıntı düşüncelerimize
ışık tutacaktır.
“ Tüm bilgilerin dış dünyasının basit çözümlerle elde edilmesine yönlendirilmiştir. Fakat bu gün kesinlikle biliyoruz ki, bilinçaltının yoğun bir içeriği vardır ve bu içerik bilinc’e çıkarılabilse, engin bir bilgi artışı elde edilir. “
“ Bilinçaltı kişileşebilseydi, erkekle kadın, yaşlı ile genç,
doğumla ölüm sınırlarında yaşayan
bütünsel bir canlının çizgilerini taşırdı, hemen hemen ölümsüzlüğe
yakın bir biçimde, bir-iki milyon yıllık insan deneyimleriyle dopdolu
olurdu. “
“ Bilinçaltı devirden devire kalıt yoluyla geçen işlevsel düzen
olduğundan her zaman var oldu. Bilinç, bilinçaltı ruhun gecikmiş bir
filizidir.”
“ Öz, bütünlüğün merkezidir. Çünkü erkek ve kadındaki, bilinç ve bilinçdışındaki, iyi ve kötüdeki, erkek ne dişideki tüm zıtlaşan öğeleri birleştiren ve bu şekilde onların biçimini değiştiren bir işlevdir. Ona ulaşmak için kişinin doğasındaki akılcı olmayan , karmaşık olduğu kadar aşağılık olan yönlerin de kabul edilmesi gerekir. Bu aşamaya büyük çaba harcamaksızın olgun bir insan tarafından ulaşılamaz. Batılı kafa, Doğu’lunun tersine, paradoksları kolaylıkla hoş görmediğinden, bu süreç acı çekmeyi gerektirir. Hindu için en yüceden en basite kadar her şey “ ÖZ “ de dir. “
Bütün Uzakdoğu düşüncelerinin etkisine karşın Frieda Fordham şöyle
diyor.
“ Doğu düşüncesiyle olan
teması Jung’a biliniçdışının bir çok gizli yönlerini aydınlatmış ve
onun “ Öz “ kavramı Altın çiçeğin Sırrı adlı kitabında fomüle
edilmesine yol açmıştır. Ancak Jung bize herhangi bir biçimde Doğuyu
taklit etmememizi önermektedir. Bu şekilde davranmak her gün
gece elbisesi ile dolaşmak gibi gülünç olur der."
Bu yaklaşım aynı zamanda biz Batıyı
taklit edenler için de geçerli bir uyarıdır.
Jung her şeye karşın şu düşünceleri de öne sürmekten kendini
alamaz.
“ Bütün olmuş bir insan, bir bireydir, fakat bireysel değildir. Bireysel olmak, sık sık başkalarına rağmen farklı davranışlar getiren veya egoist biçimde davrananlar için kullanılan “ ego merkezli “ olmak demektir. Bireyleşmeyi sağlamış kişi ise kendi özgün kişiliğinin farkında olmasıyla ve bilinçdışı kabullenişiyle, tüm canlılarla, hatta inorganik madde ve evrenle olan kardeşliğini gerçekleştirmiştir.”
Uzakdoğu
düşüncesinin etkisini Erich Fromm’da da görebiliriz ve Zen-Budizm adlı yapıtının ön sözünde “
Zen Budızm ile ilgili edebiyatla tanışıklığım vardı. Gene de toplantının
üzerime yaptığı uyarıcı etki ve konu üzerinde sonradan da düşünmemi sürdürmüş
olmam görüşlerimde değişmelere ve önemli gelişmelere yol açtı. Bu sözlerimle
yalnızca Zen konusundaki anlayış değişimi değil, ama aynı zamanda
bilinçdışını oluşturan şeylerin neler olduğu, bilinçdışının bilince
dönüştürülmesi ve psikanalizle ilgili görüşlerimde olan değişimi de
anlatmak istiyorum. ( 1957 ) derken bu etkileşimin ne denli güçlü ve köklü
olduğunu açıkça vurgulamış oluyor.
Freud’da bu etkileşimi göremiyoruz.
“ Onun, insanı anlama ve yargı eteneği arasında ikiye bölünmüş olarak
görülür. Yine ona göre insanları kardeşçe sevmekse gerçeğe uymayan,
olmayacak bir istektir. Gizemci yanı ise çocukluk dönemi özseverliğine (
narsizm ) gerileme isteği olarak değerlendirilir. “
Erich Fromm’un da katılmadığı bu yaklaşım,
Freud’a özgü, fazla derine inmeden ileri sürülmüş bir görüştür.
Nitekim bu sorumsuz görüşleri , etrafındaki çalışma arkadaşlarını
ondan uzaklaştırmıştır. Bu nedenlerle görülüyor ki, zamanın akışı içinde
Freud’un bazı yaklaşımları sarsıntı geçiriyor.
Epistomolog ( bilgi kuramcısı ) Karl Poper “
Yanlışlığı kanıtlanmayan bir önermenin doğru kabul edilmesi tehlikesi
vardır” uyarısında bulunarak, Freud’culuk
ve Psikanaliz bilim değil demektedir. Çünkü bir disiplinin bilimsel sayılabilmesi
içim “ reddedilebilir “ fakat “ reddedilmemiş olması gerekir.
Bu durum, fazla irdelenmeden, ileri sürülen
savların kaçınılmaz acı sonu da gözler önüne sermekle bizlere uyarı
niteliğindedir. Aynı zamanda son yüzyılda Batıdan gelen her şeyin doğru,
iyi ve rasyonel olur düşüncesine kapılan bizlere bir derstir. Buna en çarpıcı
örnek de “ Budistler ruh halinin şartlı ilişkilerinin incelenmesi
için 404 948 533 248 soru saptanmıştır. Bu değer Batıda on soru ve beş seçenekle
mutluluk derecesini saptamak veya sekiz sözcüğe verdiği cevaptan hastanın
bunalım kaynağını bulmakla karşılaştırılırsa, işin ciddiyeti derecesi
ortaya çıkar. Bu gerçekleri tartışmaya açık bırakarak, Uzakdoğu
Psikanalizi olan Raja Yoga ile tanışmadan önce yoga felsefesi ve tarihine kısaca
gözatmak konuya açıklık getirecektir.
Yoga, Hindistan’da gelişmiş çok eski bir uygulamadır. Ana amacı,
bireyin insan olarak kendisinde olan gücü ve ruhsal bilincini kavramasıdır.
Sözcük anlamı Sanskritçe “
Boyunduruk “ anlamındadır. Genel felsefesi de evrendeki canlı, cansız
her şeyin birbirine bağımlı olmasıdır.
Yoganın kökenleri M.Ö.3000 yıllarına kadar dayanır. Bulgular arasında
yazısı okunamayan yoga figürleri görülmüştür. Yoganın mitolojik
koruyucusu ŞİVA olduğu görülmektedir. Yogada ilk olarak VEDA’lar
söz etmektedir. Katha Upanişat’da “
Beş duyunun ve kafanın işlevleri durdurulunca, mantık susar ve sonra üsyün
yol başlar. “ ifadesi yoganın neler başarabileceği belirtilmektedir.
Bir çok yoga türü vardır. Bunlardan en önemlileri şunlardır.
İnana Yoga
: Bilgi ve bilgelik
Karma Yoga
: Eylem
Bhakti Yoga
: Sevgi ve bağlılık
Hatha Yoga
: Fiziksel eksersiz
Raja Yoga
: Zihin ve isteme yetisinin kontrol edilmesiyle ilgili.
Batıda yoga daha çok psikoterapik bir tarzda uygulanır. Bilimsel yönüyle
yoga ise çok daha ilginçtir. Atomların içinde taneciklerin katı olmadığı
ve elektromanyetik hareket dalgalarından oluştuğu ileri sürülmektedir.
Madde bir enerji türüdür. Samkhya felsefesinin temeli, maddenin ne yaratılabileceği
ne de ortadan kaldırılabileceği düşüncesine dayanır. Organik ve inorganik
şekiller ana unsurların sürekli değişmeleriyle ortaya çıkar. Bunların
yanında yoganın fizyolojik olgularda nabız , kan basıncı, iç organların
salgı bezleri çalışmalarının kontrolünü ele alma ele alma gücü olduğu
kanıtlanmaktadır.
Konumuz olan Raja Yoga’ya dönersek 1905 yılında İngiltere’de Yoga
Ramacharaka!nın, Raja Yoga’nın esaslarını açıklayan ve on iki bölümde yapılan konferansların kitaplaşmış metinlerinde özetlenmiştir.
Raja Yoga özetle insanın “
gerçek varlığını “ tanıması ve onu beden ve zihnin bütün bölgelerinde
egemen kılmayı temel alır. Raja Yoga aynı zamana içimizde “
Tanrısal “ gücü tanımamızı , onun içindeki ve dışındaki dünyaya
efendilik etmesini sağlar. En önemlisi bireyin dış dünyaya saldırmadan önce
içindeki dünyaya egemen olmanın önemini vurgular. Önce bireyin kendi öz
varlığını “ BEN “ ini tanımasını ister. “BEN”
in kavranması sonucu birey bedenini ve zihnini beceri ile kullanmasını başarır.
İşte bu nedenle Raja Yoga insanı tanrısal sevgi, tanrısal güç,
Tanrısal bilgelikle dolu ve “ Tanrısal alevin bir kıvılcımı olarak görür. “ Bu
görüşler yüzlerce yıl sonra, çoğumuzun
çok iyi tanıdığı “ Tasavvuf
Felsefesinin “ temelini oluşturacaktır. O nedenle bizlere bu pek yabancı
gelmemekte ve özü ( Atman’ı ) kavramamız kolaylaşmaktadır.
Ortadoğu ve Batının insanı ele alış yönü trajik bir olgudur. Tanrının
buyruklarına karşı gelmiş, Adem ve Havva cennetten kovularak yaşamı
zorluklarla dolu bir dünyaya atılmışlardır. Her ikisi de, öncelikle Havva,
suçlu ve günahkardır. Bütün onlardan üreyen insanoğulları aynı günahın
mirasçılarıdır. Bu suçluluk ve günah işlemişlik duygusunun , beyinlere
3000 yıldır kazınmış olduğunu görüyoruz.
Halbuki Uzakdoğu, insanı yüceltir ve özünde Tanrısal bir özdeşlik
bulur. Kul olan burada efendidir. Bir moral güçtür. Batı dünyasında,
Uzakdoğu felsefelerine artan ilginin kaynağı insana verilen bu değer olduğu
kadar, son bilimsel bulguların bu felsefeyi doğrulayan bir çok noktanın
bulunmasındandır.
Daha önce belirttiğimiz gibi on iki bölümde açıklanan Raja Yoga aşamalarının
başlıklarını ele alalım.
Ben
Benliğin zihinsel araçları
Varlığın geliştirilmesi
Zihnin denetimi
Dikkatin araştırılması
Algının genişletilmesi
Bilincin gelişmesi
Zihnin alt ve üst bölgeleri
Zihnin düzeyleri
Bilinçaltının kullanılması
Bilinçaltı ile karakterin inşası
Bilinçaltı etkiler
Ben’in ve bilincin gelişmesi bölümleri konuya yeterli açıklama getireceği düşüncesiyle diğer aşamaları, merak edenlerin araştırmalarına bırakıyorum.
Yogi ustaları ilk aşamanın ana düşüncelerini şöyle açıklar. “
Evrenin en üstün zekası MUTLAK , insan dediğimiz ve bu gezegenin en üstün
varlığında kendini gösterir. MUTLAK, evrende uzak değildir, güneşler ve
gezegenlerde sonsuz sayıda hayat biçimlerinde de kendini gösterir. Bu hayat
biçimlerinin çoğu bu gezegendeki bizler tarafından bilinmemektedir. Ve
ortalama bir insan aklı ile kavranamaz.
İnsan, dışındaki evreni çözmeden önce , içindeki evrene, kendi
egemenlik alanına hükmetmelidir. Bunu başardıktan sonra bilgi sofrasında kırıntılar
dilenen bir köleden çok, sırlarını isteyen bir efendi olarak, dışındaki
alemin bilgilerini kazanmak için ilerlemelidir. Her kes için gerekli bilgi
kendisine ait bilgilerdir. Mutlak’ın bu gezegende en üstün görünümü
insan, olağan üstü biçimde düzenlenmiş bir varlıktır. Bunu ortalama bir
kimse bile gerçek doğanın bir parçası olarak anlar.
İnsan fiziksel,ruhsal ve zihinsel oluşumu içinde en üstün ve en düşük
düzeydeki hayatı içinde bulur. İnsanda bulunan yeteneklere ek henüz gizli
halde duran daha yüksek yetenekler bulunur. Bu gizli yetenekler, gelişmenin
belirli aşamasından sonra ortaya çıkabilir. Bundan başka insanda irade vardır.
Benliğin bu kudretinin MUTLAK’tan doğma hakkı oluşu, yogi felsefesini
bilmeyenler tarafından güç anlaşılır.
Fakat,
bu zihinsel ve fiziksel şeyler insanın kendisi değildir. İnsan, kendisine
ait olan, bu alet ve cihazları kontrole, yönetmeye ve onlara efendilik etmeye
muktedir olmadan önce kendisinin ne olduğu gerçeğini anlamaya başlamak
zorundadır. BEN ile Ben olmayanı ayırt
edebilmelidir.
Yogi
ustaları MUTLAK insan özdeşliğinin yanlış anlaşılmaması için şu uyarıyı
yapar.
Temel
fikir “ Her şeyin birliğidir. “ Bu büyük gerçeğin bilinçte uyandırılmasını
ve anlaşılması ana amaçtır. Fakat şunu adayın zihnine iyice yerleştirelim
ki, ona MUTLAK olduğunu öğretmiyoruz. “
BEN TANRIYIM “ inancı telkin etmiyoruz. Gerçek bir varlıksınız Tanrının
kendi değilsiniz. Fakat MUTLAK’ın mirasçısınız.
“ İNSANIN GERÇEK VARLIĞI KUTSAL ATEŞTEN GÖNDERİLMİŞ TANRISAL KIVILCIMDIR. “ O tanrısal ana ve babanın çocuğudur. Ölümsüzdür. Yıkılmazdır ve yenilmezdir.
Fakat
içinde gizli ve potansiyel niteliklerden bazen habersizdir ve kendisini bilmez.
Onda gerçek tabiatın bilgisi geliştiğinde ve uyandığında , niteliğini ve
MUTLA’ın kendine ne verdiğini anlar. Gerçek kişiliği uyanmaya başladığında,
ona ek durumdaki şeyleri, yarı uyanık halde iken kendisinin varlığı diye
kabul ettiği şeyleri bir tarafa bırakır. Bundan kurtulduktan sonra en
sonunda BEN OLMIYANLARI tamamen terk eder, onların tutsaklığından
kurtulur. Sonra terk ettiği ilavelere döner ve ONLARI
KULLANIR.
GERÇEK KİŞİLİK NEDİR
Hayvanlar
BEN hissine sahip değildir. Dış dünyanın, isteklerin, hayvansal arzu ve
hislerinin bilincine varmışlardır. Fakat bu bilinçleri, kendilerini bilme aşamasına
erişmemiştir. Kendilerini ayrı bir varlık gibi düşünemezler ve düşüncelerini
yansıtamazlar. Tanrısal kıvılcımın, benliğin, gerçek kişiliğin
bilincine varmamışlardır. Tanrısal kıvılcım ilkel hayat biçimlerinde
hatta insan hayatının ilkel şekillerinde dahi, varlığın özünde vardır. “
Fakat ışığını kapatan bir çok kılıfla gizlidir. “ Vahşinin
zihninde uyur ve vahşi uyandığında ışığını dışarı vermeye başlar.
Sizde, BEN’in ışıklarının, onu örtenleri delerek çıkması, zorlu çabayı
gerektirir. Gerçek kişilik, uykusundan uyandığında, rüyaları kaybolur ve
dünyayı olduğu gibi, kendi rüyalarının saptırılmış görüntüleri gibi
değil, gerçek içinde görmeye başlar.
Vahşi
ve Barbarlar BEN bilincine çok az ölçüde varmışlardır. Bilinç yönünden
hayvanlardan biraz daha yukarıdadırlar. Onlar BEN’i hemen hemen bedenlerinin
istekleri, isteklerinin tatmini, hislerinin memnun edilmesi, kişisel rahatlarının
güvenliğe alınması, şehvetlerinin açıklanması ve vahşi kuvvetlerinin
bilincidir. Bu durumu yalnız vahşilerde değil, uygar geçinen insanlar arasında
da bu aşamada bir çok kişiye rastlıyoruz. Onlar düşünce güçlerini,
bedenlerinin isteklerini tatminde kullanırlar. Gerçekte bunlar “ içgüdü
“ düzeyinde yaşarlar.
Adayımız
başlangıçta, yani saf zihinsel düzeyden ruhsal düzeye geçtiğinde BEN’in gerçek kişiliğinin beden ve zihinden üstünlüğünü,
her ikisinin de BEN tarafından bir
alet ve cihaz gibi kullanıldığını anlar. Bu bilgiye saf mantıkla gelinmez.
Bununla beraber zihin böyle gayretleri kavramak ve konuyu anlamakta yardım için
gereklidir. Yogi ustaları da bunu kullanır. Ancak gerçek bilgi, bilinçlenmenin
özel bir şekli gibi gelir. Aday gerçek BEN’den haberdar olur. Bu bilinçlenmeye
ulaştığında aday başlangıç ( mübtedi ) derecesindedir. İkinci derece
bilinçlenmeye geçtiğinde ve BÜTÜN ile ilişkisini anlamakta, ilerlemeye başladığında
diğer bir deyimle varlığın genişlediğinin belirtilerini görmeye başladığında,
“ USTALIK “ yoluna girer.
İnsan
kendisinden ötedeki bir etkiyi kullanmayı ümit etmeden önce, kendisinin
efendisi haline gelmelidir. Gelişme ve kudrete giden özel bir yol yoktur. Her
adım sırası gelince atılmalıdır. Her aday kendisi ve kendi gayreti ile yükselmek
zorundadır. Fakat ona zor yerlerden geçerken, daha önce bu yolu aşmış bir
öğretmen yardım etmelidir.
Kendinizi
meditasyon haline getiriniz. KENDİNİZİ,
gerçek BEN’liğinizin bedenden bağımsız bir varlık gibi, fakat bedeni
de bir alet ve bir örtü gibi kullandığınızı, vücudunuzu bir elbise gibi
çıkarabileceğinizi düşününüz. Bedeninizi terk ettiğiniz halde aynı BEN
olduğunuzu anlayınız. Bunu yaptığınızı tasarlayınız ve bedeninize
yukardan bakınız. Vücudunuzu kimliğinize etki etmeksizin terk edebileceğiniz
bir kabuk gibi düşününüz. Onu avantajlı şekilde kullanınız, sağlıklı,
kuvvetli ve dinç yapınız. Fakat hala yalnızca sizin gerçek varlığınız
bir kabuğu veya örtüsü gibi düşününüz. Bedeninizi daima değişken,
fakat sizin benliğiniz tarafından bir arada tutulan, iradenizle geliştirebileceğiniz
atom ve hücrelerden meydana geldiğini kavrayınız. Vücutta sadece ikamet
ettiğinizi, bir evi kullandığınız gibi kendi rahatınız için kullandığınızı
anlayınız.
Bedeninize ruhun MABEDİ gibi bakınız, itina ediniz ve onu BEN için uygun bir barınak yapınız.
“ Kendini Bilme “ düşüncesine yeterli ışık tutan BEN
kavramının yanında 7. Bölümde işlenen
“ Bilincin Gelişmesi “ ne de kısaca değinmek yaşadığımız bu güne
olduğu kadar, gelecek günlere de yerinde bir uyarı olacaktır.
BİLİNÇ,
daha çok zihin bilimini incelememiz sırasında kullandığımız bir sözcüktür.
Anlamı, zihinsel işlemlerin ve
hislerin bilgisi yahut bir kimsenin kendi zihninden geçenlerdir.
Hayvan,
kendi hayvansal hayatını yaşar ve memnundur. Çünkü daha iyisini bilmez. Eğer
yeteri kadar yiyeceği, uyumak için bir yeri, bir eşi varsa o mutludur. Bazı
insanlar da böyledir. Fakat diğerleri kendilerini zihinsel rahatsızlık dünyasına
karışmış bulurlar. Yeni istekler uyanır ve tatmin eksikliği, acı, ızdırap getirir. Uygarlık
daha çok, daha karmaşık hale gelmekle ve yeni zevkler kadar yeni ızdıraplar
getirmektedir.” İnsan
kendisini “ eşyalara “ bağlı “ ve her yeni gün için, yapay istekler
yaratır. Onları elde etmek için uğraşmak zorunda kalır. Zekası onu
yukarı doğru çıkarmayabilir. Fakat bunun yerine yalnızca hayvanlar için
imkansız haldeki bazı hislerini tatmin etmek yeni ve hassas aletler ile yöntemler
bulmak gücü verebilir. Bazı insanlar, hislerinin, iştahlarının tatmini bir
din haline gelmiştir ve zeka gücü ile büyütülmüş canavarlar haline gelmişlerdir.
Bir bölümü de boş, kendini beğenmiş ve kişiliklerinin “
yanlış BEN “ önemi duygusu ile şişirilmiş hale gelmiştir. Başka
bir bölümü ise hastalık halinde kendi duygularını ve düşüncelerini
inceler ve zamanlarını, mizaçlarını, sebeplerini analiz etmeye harcarlar.
Diğer bir gurup zevk ve mutluluk için bütün güçlerini harcarlar. Fakat
mutluluk ve zevk için içlerine bakacak yerde, onu dışarıda ararlar ve
bezgin, can sıkıcı bir halde bütün bunları kendilerine dert haline
getirirler. Bunlardan karamsarlık ruhu
içinde bahsetmiyoruz. Fakat yalnızca, bu büyük zihinsel bilincin bile,
parlak yüzü olduğu kadar, tersinin de çirkin yönünün de bulunduğunu göstermek
için belirtiyoruz.
İnsan,
bu zihinsel bilincin daha üst düzeylerine ulaşınca sonraki daha üst aşama,
onu aydınlatmaya başlar, ona açıklanan hayatın yetersizliğini öncekinden
daha keskin bir şekilde hissedebilir. Kendisini, kökünü, kaderini, amacını
ve tabiatını anlamaya ve sınırlandırdığı zeka kafesinin çubuklarına
tekrar sürtünmeye başlar. Kendi kendine sorar
“ Nereden geldim?Nereye gideceğim? Var olmamın nedeni nedir? Bu sorulara
dünyanın verdiği cevaptan tatmin olmaz ve ümitsizlik içinde bağırır.
Fakat kendi sesinin cevabı, hapsedildiği geçilmez duvarlardan geri gelir.
Cevabının kendi içinden geleceğini anlayamaz.
Psikoloji,
zihinsel bilincin sınırlarına gelince durur ve buradan ötede, zihin keşfedilmemiş
bölgeleri bulunduğunu inkar eder. Varlıklarının daha ilerideki köşelerine
kadar nüfuz edenlerin verdikleri raporlara güler ve yalnızca “ rüya ,
fantezi, hayal, vecd tatmin hayalleri, anormal durum “ diye bu bilgileri hasıraltı
eder.
Batının
ve Uzakdoğunun, insanın ruhsal ya da bilinç ve
bilinçüstüne bakış tarzını izledik. Freud bilinçdışını,
evlerin çatı arasındaki hurdalığa benzetirken, Jung orasını bilgeliğin
yeri olarak görür. Çok çelişkili olan bu görüş , Freud’un 28. Ve 19. Yıl
düşünce biçiminden etkilenmesi sonucudur. Jung ve Erich Fromm ise araştırmalarında
değişik kültürlerin insana ve onun ruhsal yönüne bakışlarından
yararlanmasını bilmişlerdir.
Günümüzde,
madde ve ruhsal araştırmalarımız esnasında, tanımlayamadığımız ya da
şaşkına döndüğümüz bir çok olayla karşılaşıyoruz Bu olaylara alışageldiğimiz
mantık ve onu besleyen düşüncelerin dışından bakabildiğimiz oranda şaşkınlığımız
azalabilir.
Bizler
geçmişle olan bağlarımızı gereğinden daha fazla sıkı tuttuğumuz için,
daha ileriyi kavramakta zorluk çekiyoruz. Halbuki Hintliler genellikle geçmişle
ve tarihle pek ilgilenmezler. Çünkü onlar için gelecek daha önemlidir. Amaçları
zamanı aşmaktır. Binlerce yıl önce, Madde-Enerji, Antimadde ve zamanın göreceliğinden
bahsetmeleri , bunların bir kanıtı olmaktadır. Ayrıca yoga yöntemleriyle,
düşüncenin bilinçaltına yönlendirilmesi sonucunda, telepati, durugörü ve
maddeyi uzaktan etkileyen bir çok olguyla karşılaşıyoruz.
Bunları
şarlatanlık, irrasyonel diye ret etmeyelim, çünkü en kolay yol budur. Önemli
olan, onu neden ret ettiğimizi düşünebilmemizdir. İşte böyle bir yaklaşım
bizi o konuda daha da bilgilendirir, bunun sonucu o konunun hiç de peşinen ret
edilmemesi gereğini kavrarız.
Sonuç
olarak, insanların sevgi ve kardeşlik duygularına verdikleri önemin kaynağı “ ÖZ “ birliğinin bilinçaltı filizleridir. Devraldığımız
kültür miraslarının temelinde, insanın yüceliği ve sevginin önemi büyük
yer tutar.
Bizlere
düşen görev, kardeşlik ve sevginin önemini içten kavramak ve kendimizi
bilmede gerçekçi çaba harcamaktır. Bu düşünceleri
Valery’nin çok düşündürücü
yaklaşımı ile noktalıyorum. “ Evet, beni gönlünüze göre görüyorsunuz,
ama gördüğünüz kendinizden başkası değil. “ Valery-Mon Faust
6 Şubat 1992
Özkan ARAS
Kaynakça .
Raja Yoga
Yogi Ramacharak
Olgaç
1983
Psikanaliz ve ZenğBudizm
Erich Fromm
İstanbul
1979
Bilinçaltı ve Bilinçaltının İşlevi
C.G. Jung
Say
1982
Jung psikolojisin Ana Hatları
F. Fordham
Say
1983
Upanişatlar
Anonim
Dergah
1976
Buda ve Öğretisi
İ.Güngören
Yol
Buda
Anonim
Doğan Kardeş 1972
Fiziğin Taosu
F. Capra
Arıtan
1991