|
|
İNSANLIĞIN MYTHOS'TAN BİLİME OLAN YOLCULUĞUNUN NERESİNDEYİZ
|
|
Bu soru,
düşünen bir canlı olan insanın, eksi sonsuzdan, artı sonsuza uzanan yolculuğunun
uçsuz bucaksız evrenini içeriyor.
Mythos; binlerce yılın geçmişini dile getiren söylencelerin, daha sonra
yazılı olarak bize ulaşmış düşünceler yumağıdır. Bilim ise, her ikisine de biçim
ve anlam verir.
Görüldüğü kadar evrenin ve insanın varoluşu ile bunların geleceği
hakkındaki bilinmezlik, insanı düşünme aşamasına geldiği günlerden beri tedirgin
etmiştir ve etmektedir. Bunun doğal sonucu olarak, onun var oluş ve yok oluş
nedenleri başlıca araştırma sorunu olmuştur. Böylece evrenin bilinmeyen
başlangıç ve sonu için totem, mana gücü, mythos ve din düşünceleri oluşturarak,
neden-sonuç ilişkisine anlamlar yaratılmaya çalışılmıştır.
Azra Erhat , Mitoloji sözlüğünün giriş bölümünde Mythos ve Mytholoji'yi şöyle dile getiriyor.
" İlkin SÖZ vardı, der kitap. Bunu Platon duysa, Söz mü? Hangi söz? diye
sorar. Çünkü Yunan dilinde söz kavramını verebilmek için bir değil, üç söz
vardır. Biri "Mythos ", diğeri " Ephos ", sonuncusu " Logos ". Mythos, söylenen
veya duyulan sözdür. Masal, öykü, efsane anlamına gelir. Ama Mythos'a pek güven
olmaz, çünkü insanlar gördüklerini, duyduklarını anlatırken bir çok yalanlarla
süslerler. Epos ise, belli, düzen ve ölçüye göre söylenen, okunan sözdür, epos
insanlara tanrı armağanıdır. Ephos, böylece şiir, destan, ezgi anlamına gelir ve
o gün bugün epik ve epope diye Batlılı dillerin hepsinde yer almıştır. Ama bir
de Logos vardır. Onun sözcülüğünü başta Herakleitos olmak üzere İonya
düşünürleri eski deyimle " Physiologia " yani doğa bilimleri yapmıştır. Onlara
göre "Logos", gerçeğin insan sözüyle dile gelmesidir. Logos insanda düşünce,
doğada kanundur, her yerde ve şeyde vardır, ortaklaşa ve tanrısaldır. Bilginler
Mythos'un uydurduğu, ephos'un dile getirdiği tanrı masallarını hor görür,
yerdikçe yerer. Mythos, çok tanrılı bir dinin, tanrılar üstüne anlatılan efsane,
Mythologia da bu efsanelerin bir araya getirdiği kitap olduğuna göre ,
mythologianın ilkçağın din kitabı olması gerekir, oysa öyle değildir ve hiçbir
zaman olmamıştır. İlkçağ mythos'u laiktir, din adamlarının değil, sanatçının
uğraşıdır."
"Heredot'a göre, tanrı soylarını sayıp dökmek, tanrılara ad veren
Homeros'la Hesiodos'tur. Mythologia, deyince akla başta Yunan, Roma mitolojisi
diye bir kavram gelir. Bu anlayış
hatalıdır. Aslında bir Akdeniz çevresi topluluğu vardır. Oysa bu efsanelerin
çıkış yeri. Ne Yunanistan ne de İtalya'dır. Anadolu'dur, Girit'tir,
Mezopotamya'dır, Fenike'dir, Mısır'dır. Ya da bütün bu yerlerdeki sözlü
geleneklerin karışımından meydana gelmiştir. Son yıllara kadar uzanan " Yunan
mucizesi " diye bir balon uçuruldu, Batı dünyası insan değerlerinin dile geldiği
ve büyük sanat yapıtlarıyla ölümsüzlük kazandığı tek kaynağın Yunan-Roma
uygarlığı ve kültürü olduğuna inandırıldı.
Mythos'un uçsuz bucaksız geçmişine döndüğümüzde, bilinebilen en eski
mythos, Azra Erhat'ında belirttiği gibi, Yunan ve Roma'da değil, Sümerler'lerde
görülmekte ve tüm Akdeniz çevresini etkileyerek, diğerlerinin oluşumuna
kaynaklık etmektedir.
Tanrıların ve evrenin yaradılışı yaratılışını dile getiren Thegonia ve
Cosmogonia'nın ilk filizlerini Mezopotamya'da buluyoruz.
Gökler yoktu bir zamanlar
Yeryüzü yoktu, yükseklik ve derinlik
İsim yoktu, toprak altında Apsu vardı yalnız.
İlk yaratıcı olan tatlı su
Birde acı su Taimat vardı.
Birde döl yatağına dönen Mummu
O zaman Tanrılar yoktu daha
Birbirine karışmıştı tatlıyla acı
Örgülü kamışlar birleşmemişti henüz
Suları bulandırmıyordu sazlar
Tanrıların adı yoktu, doğası yoktu
Geleceği yoktu, işte o vakit
Sürüklenip gelmiş çamurlarla dolu suda
Apsu'dan Tiamay'tan ansızın
Tanrılar yaratıldı.
Çamurdan doğan Lahmu ile Lahamu
Daha genceciktiler boyları uzmamıştı.
Göklerin ufku Anşar ile yeryüzü ufku Kişar
Onlara baskın çıktılar
Uzadı göğün ve yerin çizgileri.
Ufukta bulutlar çamurlardan ayrıldı.
Günler günleri kovaladı, yıllar yılları
Anşala, Kişnarın ilk çocuğu Apsu, boş gök
Ulu tanrı EA'yı doğurdu kendi başına
EA: Göğün ufkundan daha geniş bir akıl
Benzerlerinden kat kat güçlü.
Bu şiirsel anlatım tüm diğer yaradılış efsaneleri ve destanlarında
görülebilir.
Apsu ve Tiamat çocuklarını ve torunlarını sevmezmiş, gürültücü ve ilkel
oldukları için. Dede Apsu ( boşluk ) torunlarını ortadan kaldırmayı düşününce,
eşi Tiamat'ın ( su ) karşı çıkmasına kulak asmamış. Bu düşünceyi sezen EA, büyü
ile Apsu'yu yok edince, Taimat bu kez torunlarına düşman kesilir. Devlerden ve
canavarlardan bir ordu kurarak, başlarına KİGU adında korkunç güçlü bir dev
getirir. Bir çok tanrı Kingu ile başa çıkamayınca Marduk ortaya atılır, fakat
bir şartla. Bu şart da ( tanrıların evren düzenini değiştirerek, kendisini
başkan yapmalarını ve KADER!in iplerini kendisine
verilmesidir.
Bunun üzerine, tanrılar bir araya gelmiş, bir şölen düzenlemiş, bol bol
yiyip içen tanrılar sonunda sarhoş
olup, Marduk'un isteğini kabul etmişler. Sonunda o dünyanın efendisi
olarak ilan edilmiş. Böylece ilk kez M.Ö. 2000 li yıllarda KADER ile
karşılaşıyoruz. Bu kavram ilerde tüm mitlerin ve dinlerin ana sorunu olacaktır.
Marduk, EA'ya insanı bir sanat eseri olarak yaratmak istediğini şu
dizlerden öğreniyoruz.
Kanı kanla birleştireceğim
Kanı kemikle
Bir şey yaratacağım, benzeri görülmemiş
Adı İNSAN olacak
İlk insanı yaratıyorum.
Ayrıca cehennem ile ilgili
bir efsaneye göre tanrıça İŞTAR ile kocası TAMMUZ konu edilir. Bitkiler tanrısı
Tammuz, karısı savaş ve aşk tanrısı İŞTAR ile mutlu bir yaşam sürerler. Günün
birinde Erudi kenti yakınlarında Tammuz bir yaban domuzunun saldırısına uğrar ve
ölür. Tammuz'un ölümü tüm doğayı tasa boğar ve bitkiler yeşermez. Kocasının
ölümüne çok üzülen İştar, onu kurtarıp, yeryüzüne getirmek için büyük çabalar
harcar ve onu gün ışığına çıkarır. Ancak, İştar'ın kocası Tammuz her yıl kısa
bir süre için cehenneme dönmek zorundadır. Kocasının cehenneme her gidişinde onu
tekrar kurtarmak onun yazgısıdır. Bu mit mevsimlerin birbirini izlemesi, ölüp
yeniden dirilen doğayı simgeler.
Gılgameş destanının Akad dilinde M.Ö.1000 yılından önce yazıldığı
düşünülmekte ise de içerik olarak Sümerlere kadar uzadığı için 2000 li yıllara
kadar geriye gitmemiz mümkün. Destan Mezopotamya'nın çok eski efsanelerinin
karışımıdır.
" Dev Enkidu ile ilk başlarda düşman olan Gılgameş, dövüş sonrası dost
olurlar. Lübnan dağlarındaki sedir ormanlarının koruyucusu dev Humbaba'yı,
amacından saptığı ve orman dışına çıkıp, insanlara zarar verdiği için öldürür.
Bu yiğitlikleri ile gittikçe ünlenen yarı tanrı Gılgameş'i Tanrıça İştar
beğenir,isteğini ret eden Gılgameş'e kızan İştar, tanrı Anum'dan onu
cezalandırmasını ister. Anum isteği kabul ederek, göksel bir boğa yaratır. Bu
azgın boğa ve önüne gelen her şeyi yerle bir edecek güçtedir. Sonuçta
Gılgameş onu da
öldürür.
Bir zaman sonra Enduki hastajanır ve ölür. Bu ölüm Gılgameş'i çok etkiler
ve bu konuyu uzun uzun düşünür, ölümsüzlüğün yollarını aramaya başlar.
Dedelerinden birinin Tufandan sonra tanrılar tarafından ölümsüzlüğe
kavuştuğturulduğunu hatırlar. Adı UTNAPİŞTİM olan dedesini aramak için yollara
koyulur.
Uzun ve serüvenlerle dolu bir yolculuktan sonra dedesinin ülkesine varır.
Ölümsüzlüğün gizemini soran Gılgameş'e dedesi öyküyü şöyle anlatır.
" Tanrılar büyük tufan meydana getirip, insanları yok etmeye karar
verdiler. Deniz tanrısı EA bana akıl verdi. Kendine büyük gemi yap, yanına her
türden hayvan ve bitki alarak içine bin dedi. Ben de öyle yaptım. Hepimiz gemiye
biner binmez o zamana kadar görülmemiş bir yağmur başladı, karadaki bütün
canlılar ve bitkiler yok oldu. Yedi gün yedi gece yağmur devam etti. Sonra
yağmur diner gibi oldu. Gemimiz Nissar dağına ulaştı. Aradan bir yedi gün daha
geçtikten sonra, bir güvercin ve kırlangıcı gemiden dışarı saldım. Güvercin ve
kırlangıç konacak yer bulamadıkları için geri döndüler. Bundan sonra bir karga
saldım, karga konacak yer buldu ki
geri dönmedi. Ben de tüm hayvanları serbest bıraktım. Tanrı Enlil'in
kızgınlığını Ea yatıştırarak, beni ölümsüz kıldı ve burada oturmakla
görevlendirdi.
Dedesinin hazırladığı kayığa binip ayrılırken dedesi " Denizlerin dibinde
yetişen büyülü bir ot vardır. Eğer bu otu bulup yiyecek olursan sen de
ölümsüzlüğe kavuşursun " dedi. Gılgameş dedesinin kaptanı ile yola koyulur. Açık
denize vardığında suya dalıp ölümsüzlük otunu arar. Otu çok geçmeden bulduğunda
bir tutam alıp kıyıya döner. Mutlu olan Gılgameş karaya çıkıp dinlenmek ister.
Kıyıda biraz kestirirken, bir yılan gelip ölümsüzlük otunu
yer.
Büyük bir üzüntüye kapılan Gılgameş Uruk'a gider. Önünde sonunda
öleceğini anlayan Gılgameş, Enkidu'yu bulup öbür dünyanın nasıl olduğunu
öğrenmek ister. EA'nın yardımı ile bunu başarırsa de, Enkidu'nun dedikleri onu
tatmin etmez. Bunun üzerine yatağına uzanıp ölümü bekler.
Mısır mitolojisinde dünyanın oluşumu hakkındaki inanç, bir çok değişik
inançların karışımı ile tek bir inançta toplanmıştır.
Başlangıçta dünya, su ve bataklık yığınıdır, bunun büyüklüğü Nil ırmağı
kadardır. Zamanla sular alçalıp ortaya ufak bir ada çıkar. Bu adada bir kurbağa,
birkaç yılan ve bir de yumurta vardır. Bu yumurtadan bir kaz çıkar. Bu aslında
tanrısal bir kazdır. Dünyaya gelir gelmez uçmaya başlayan bu kaz, kılık
değiştirmiş RA'dır. Daha bir çok tanrı vardır. Fakat tüm tanrılar tek tanrının
çeşitli yönlerini belirler.
Daha sonra İsis ve Osiris önem kazanır. Bunlar insan biçiminde
tasarlanır. Yeryüzü tanrısı Gebb ile gökyüzü tanrısı Hathor!un iki kızı iki oğlu
olur. Erkekler Osiris ile Seth, kızlar ise İsis ve Neft. Osiris ile İsis, Seth
ile Neft evlenirler. Tanrı Gebb yeryüzünün yönetimini Osiris'e verir. Osirisin
başarısını kıskanan Seth onu öldürür. Seth, İsisin yardımı ile onun tekrar
dirilmesinden korktuğu için vücudunu on dört parçaya ayırarak Mısır'ın çeşitli
yerlerine gömer. İsis daha sonra bunları toparlayarak, tanrıların yardımıyla
tekrar hayata döndürür.
En önemli tanrı PTAH'TIR . Var olan her şeyi yaratan o dur. Ruhları
yargılayan tanrılar mahkemesinin başta geleni ANİBUS'TUR. Osieis ise ölülerin
koruyucusu ve bütün doğan şeylerin simgesidir. Seth ise kötülük, yıkım ve
bozuculuğun sembolüdür. Osiris yeraltına gittiğinde bir oğul bırakmıştır. HORUS
adındaki bu tanrı, Osiris'in yeni bir görünümüdür. Başta Osiris ile Seth, sonra
Set ile Horus'un mücadelesi iyi ve kötünün savaşımını sembolize
eder.
Her şeye karşın Mısır'da inanç ve evrensel temel kavramlar hep gizli
kalmıştır. Hermes, hem bilgeliğin hem de gizliliğin sembolüdür. Gizli,
saklanmış, korunmuş anlamını içeren HERMETİK sözlüğü Batı dillerinde
kullanılmaktadır. Bu gün Mısır inançları hakkında bir şeyler biliyorsak, bumu
halka açıkladığı kadarıyla Mısır Ölüler Kitabına borçluyuz.
Hint mitolojisinin ilk dönemi VEDA'lar dönemidir. Sanskritçe görerek ya
da işitme yoluyla elde edilen BİLGİ demektir. En eskisi RİG VEDA dır. Bunu
SAMA-YAJUR-ATHARVA Veda izler.
Hint mitolojisinin en önemli efsaneleri bu kitaplarda yazılıdır.
Destanlar M.Ö. 800 yıllarında başlar ve en önemlisi MAHABAHARATA ve RAMAYANA
destanlarıdır.
Evrenbilim ve Tanrıbilim konularının VEDA' larda geniş bir şekilde yer aldığını
görüyoruz. Rig-Veda varoluşu şöyle tanımlıyor.
" Ne varlık, ne de yokluk vardı, yukarda ne uzak, ne de
gökyüzü vardı. Hareket eden neydi? Nerede ve kimin yönetiminde? Derin, dipsiz
Sumu vardı. O zaman ne ölüm, ne ölümsüzlük, ne de geceyi gündüzden ayıracak bir
belirti vardı. "BİR" nefes almadan soluyordu, kendiliğinden hareketli idi,
ötesinde hiçbir şey mevcut değildi. Başlangıçta karanlıklar karanlıkları
örtüyordu. Boşlukta hapis olan BİR, sıcaklığın gücü ile vücut buldu.
"
Destanlar döneminde din daha da içe kapanıktır, felsefeye daha önem
verilir. Doğanın tümü tanrısal bir niteliğe bürünür. Doğa, biçimi olmayan soyut,
tanrısal bir gerçek sayılır. Bu gerçeğe BRAHMAN adı verilir. Brahman
insana üç ayrı biçimde görünür. Üç büyük görünüş, üç tanrı ile adlandırılır.
BRAHMA-VİŞNU-ŞİVA. Brahma yaratıcıdır, Vişnu gelişmeyi, Şiva yok ederken
yapmayı sembolize eder.
Destanlardan en önemlisi olan MAHABARATA dünyanın en uzun şiiridir, yüz
binden fazla kıtayı içerir. Bu gün Hindistan'daki günlük yaşamı etkileyen
düşünce tarzının, alınacak derslerin kaynağını oluşturur. Destanın bir bölümü
olan Bhagavad-Gita yedi yüz dizeliktir, Sanskkritçe " Sonsuz mutluluğa
erişen varlığın şarkısı " anlamına gelir. Mahabharata birkaç anlama gelirse
de genelde " İnsanlığın büyük öyküsü " demektir.
Bir Hint geleneği şöyle der. Mahabarata'da bulunan her şey başka yerde
vardır. Onda olmayan şey hiçbir yerde yoktur. Orada insani öfkenin yarattığı
korku ve tanrısal kaprisin gizemi görülür. Orada kaygılı bir krala, şeytan
büyücülere, karşı konulmaz kadınlara, dalaveracılara ve tanrılara rastlanır.
Orada, herkese göre rolü belirgin olmayan tuhaf ve güleç Krişna'yla birlikte
yürünür. Ama özde, bu öykünün işlediği konu, inatçı bir tehdit ve yinelenen şu
sorudur: Bu dünya yıkılacak. Her şey bunu gösteriyor ve bunu önleme olanağı var
mı?
Jean-Claude Carriere'nin oyunlaştırdığı Mahabharata yapıtının arka kapağındaki özlü tanıtım
böyle.
Ramayana destanı ise M.Ö. 8. Yüz yılda gelişen destanlar döneminde
yazılmıştır. Kral Rana ( Vişnu )'nun yaşamı ve kahramanlıklarıdır. Özetle, Rama
üvey kardeşinin entrikaları yüzünden babası Ayodhya kralı Dasaratha tarafından
yurdundan kovulur. Ormana çekilerek yoksul bir yaşam sürmektedir. Karısı toprak
tanrıçasının kızı SİTA, şeytanlar kralı Ravana tarafından kaçırılarak Seylan
adasına götürülür. Rama maymunlar kralı Hanuman'la anlaşır ve Seylan'a giderek,
Hanuman'ın da yardımıyla korkunç
bir savaştan sonra karısını kurtarır.
Birbirlerinden ayrı, hatta kıtalar arası uzaklık olmasına karşın,
insanlığın ortak yaklaşımlar
gösteren, yaradılışa anlam verme öyküleri şaşırtıcıdır.
" Her şey beklenti içindeydi, her şey sessiz ve sakindi ve gökler
bomboştu "
Maya efsneleri
" Hiçlikte yüzen bir bulut gibi Na-Arean tek başına oturuyordu.
Uyumuyordu, çünkü uyku diye bir şey bilmiyordu, acıkmıyordu çünkü açlık nedir
bilmiyordu. Uzun bir süre böyle kaldı. Sonunda aklına bir fikir geldi. Ben bir
şey yapacağım dedi kendi kendine.
Gilbert Adaları
" Kimsiniz? Nereden geliyorsunuz? Sana benzer hiçbir şey
görmemiştim daha önce. " Yaratıcı insanoğluna baktı ve .... bu yeni garip
varlığın kendine bu denli benzeyişine şaşırdı."
Eskimoların yaradılış öyküsü
Gökyüzünden ve yeryüzünden önce
Hayal meyal kurulmuş bir şey vardı.
Sessizlik ve boşluk
Öylece duruyor ve değişmiyor,
Dönüp dolaşıyor ve yorgun düşmüyor.
Dünyanın anası olabilir,
Adını bilmiyorum
Bir sözcük kullanmak için Ona " YOL " diyorum.
Derme çatma bir isim bulabiliyorum ve Ona " Büyük
"
diyorum.
Büyük olunca aramızda bulunmuyor,
Bulunmayınca uzaklarda var oluyor
Uzaklarda var olunca da içimizde yaşıyor.
Lao-Tse Tao Te
Ching
Gökyüzü ve yeryüzü şekil almadan önce tümden bir karmaşa egemendi. Açık
seçik ve aydınlık olan her şey yukarılara çıkıp gök oldu. Oysa karışık ve
düzensiz olan her şey katılaşarak yer yüzü oldu. Saf, ince maddenin bir araya
gelmesi kolay oldu, fakat ağır, karışık maddenin yoğunlaşması zor oldu. Bundan
ötürü önce gök tamamlandı ve yer yüzü daha sonra şekil aldı. Gökle yer yüzü bir
arada boşluk oluşturup her taraf kaba bir sadelik gösterirken, her şey
yaratılmadan var olmaya başladı. İşte bu " Büyük Bütünlük "dü. Her şey bu
bütünlükten çıktı ve değişiklikle donandı.
Hunai-nan Tze M.Ö.1.Y.Y.
ÇİN
Maya-Kişeler'in kutsal kitabı POPOL-VUH insanlık tarihinin ev eski din
kitaplarından biridir. Rig-Veda ve Zend Avesta'dan daha eski olduğu ileri
sürülüyor.
Günümüze kadar bu kitabın ezoterik derinliklerine ve tarihsel
değerlerinin niteliklerine inmek mümkün olmamıştır. Çünkü kitap bizim
anlayışımıza uymayan sembolik bir dille yazılmıştır. Popol-Vuh'da yaradılış dört
aşamadır. Gezegenler, yıldızlar bir şeyi, sembolize eder. Burada da devler
vardır, onlarla savaşım uzun uzun anlatılır.
Yukatan yarımadası yerlileri tek bir tanrıya inanırlar. Canlı gerçek ve
tanrıların en üstünüdür, fakat şekli yoktur ve simgesi yapılamaz, çünkü bir
bedene sahip değildir. İsmi HUNAB KU dur. Her şey ondan gelir, fakat bedensiz
oluşundan tapınmak için benzeyişinde bir şekil yapılamaz.
Orta ve Güney Amerika yerlilerinin şiirsel diliyle
yaradılış.
Salt gök yüzü vardı ilkin,
Hiçbir şey yoktu.
Başka hiçbir şey yoktu.
Babamız
düşlerle sevabı
Babamız bir hayale dokundu,
Bağrına basarak düşündü
Gizli bir şey aldı eline.
Uzun uzun, derin derin.
Onundu artık yeryüzü görüntüsü
Masalcı başı
Ormanlar fışkırsın diye
Göklerin
dibinde oturuyordu.
Tükürdü de tükürdü.
Düşündü
uzun uzun,
Sonra oturdu dünyanın üstüne
Sonra bu masalı yarattı,
Örttü onu gök kubbeyle
Yer yüzünde
bizler dinleyelim diye.
Dünyanın sahibi olduğu için ,
Üstüne mavi beyaz göğü koydu.
Yunan mitolojisinde tanrılar daha kusursuz ve insanlardan daha olgun ve
yüksek varlıklar olarak görülmez. İnsanlardaki kötü ve iyi yönler onlarda da
vardır. Güçleri ve yetkileri sınırsız değildir. Tanrılar da gizemli ve karşı
konulmaz bir güce boyun eğerler. Bu güce FATO denir.
M.Ö.700 yılında yaşayan Hesiodos, Teogonia ( Tanrıların Dğuşu ) adlı
yapıtı eski halk inançlarını dile getirir.
Khaos du hepsinden önce var olan,
Sonra geniş göğüslü Gaia, Ana toprak,
Sürekli, sağlam tabanı bütün
Ölümsüzlerin.
Onlar ki tepelerinde otururlar karlı
Olympos'un
Ve yol yol toprağın dibindeki karanlık
Tartaros'da
Khaos'dan, Erebos ve kara gece doğdu,
Gecedense Esir ve Gün ışığı doğdu,
Erabos la sevişip birleşmesinden.
Sonra GEA yıldızlı gök yüzünü ( Uranus!u ) ve denizi, yani Pontus'u
yaratmış.
Sonra Uranus'la evlenen Gea'dan çeşitli yaratıklar
doğmuş.
Bundan sonra on iki Titan ve onlardan da bir çok tanrı oluşur. Bunlar tüm
insani olumsuzluk ve olumlulukları içeren sembollerdir.
Uranus çocuklarından memnun değildir, onları ortadan kaldırmak ister.
Fakat Gea razı olmaz ve çocuklarına yardım eder, Uranusu uykuda iken vurmalarını
sağlar. Öykü böyle gelişerek çok tanrılı bir mythos oluşur.
Kronosa bağlı Titanlar ve daha sonra Devleri yenip tüm tanrıları
egemenliğine geçiren ZEÜS, ön plana çıkar.
M.Ö.5-6 yüz yıllarda itibaren ortaya çıkan insanın yaradılış masalı da
şöyledir.
Zeüs'ün oğullarından olan Prometheus, babasıyla geçinemez. Evrenin her
yerinde yaşanan acılara ve haksızlıklara Zeüs'ün ilgisizliği onu kızdırmakta, bu
nedenle de Zeüs'den nefret etmektedir.
Sonuçta kendisi gibi, yaşantısında duyguya da yer verecek yaradılışlar
meydana getirmeye karar verir. " Göz yaşlarıyla toprağı çamur haline getirip
yoğurarak ilk olumlu yaratıklar olan İNSAN'ı meydana getirir.
"
İnsanoğulları ile
Prometheus'un kendisine hazırladıkları tuzağa kızan Zeus, İnsanlığın elinden
ateşi alır. Prometheus bir meşale yakarak insanları yeniden ışığa kavuşturur.
Buna kızan Zeus, Prometheus'u KAF dağına attırır, bir kayaya zincirler.
Gündüzleri bir kartal ciğerlerini yer ve yenen kısımlar gece tekrar eski haline
gelir.
Prometheus'u cezalabdıran Zeüs, insanları de cezalandırmayı düşünür.
Bunun için HEPAİSTOS'dan kilden bir genç kız heykeli yapmasını ister.
Graziaların da yardımıyla Afrodit'in ve Minerva'nın bütün güzelliği ve zeka ile
bilgeliğine sahip olur. Hermes de kıza bir hediye vermek ister, bu yalancılık ve
sahtekarlıktır. Genç kıza PANDORA adı verilir. Pandora " Niteliği bol "
anlamındadır. Bütün iyilik ve kötülüklerin içinde bulunduğu bir kutu verilir
ona. Bir gün kutunun kapağını açmaktan kendini alamaz . Kapak açıldığında,
kötülükler çıkıp insanlar arasına yayılır. İyilikler ise sis halini alıp
dağılır. Kutuda son bir iyilik kalır... Bunun adı da UMUT tur.
Daha sonraları bir çok efsane doğar, İO, DANAE, AUROPA, SEMELE, ALKAMELA
gibi.
Zeüs, tüm gücüne karşın yine de bunun sınırlılığını bilir. O FATO'nun
yani " KADER'İn" istek ve emirlerine boyun eğmek zorundadır. Her şey ortadan
kalkıp evrende tek başına FATO kalınca tanrılarda yok olacaktır.
Diğer Akdeniz ülkelerinin de
efsanelerinde bulunan ADONİS efsanesi de, Afrodit ile genç bir prens olan Adonis
arasında geçer. Bir gün Adonis, Afrodit ile avlanırken yaban domuzunun
saldırısına uğrar ve ölür. Afrodit sevgilisinin kanından kırmızı şakayik
çiçekleri yapar.
Afrodit, ırmak tanrısının oğlu Narksisos'un, onu seven Ekho ( Yankı ) ya
yüz vermemesine kızar. Çünkü üzülen Yankı taş kesilmiştir. Sadece sesi
kalmıştır. Bir gün Narkissos su kenarında dinlenirken , sudaki yansımasını görür, bu yüzü
başkasının sanıp ona aşık olur. Bir daha unutamaz ve yemek içmekten kesilerek
kıpırdamaz hale gelir ve ölür. Ve bu gün NERGİZ dediğimiz bir çiçeğe dönüşür. Bu
gün kullanılan Narsis yani kendini beğenmiş sözcüğü ve nergiz çiçeğinin adı bu öyküden türetilmiştir.
Zenofones ( 564-478 ) tanrılar konusunda bütün gerçeği tüm yalınlığıyla
dile getirir.
İnsan kendi eliyle yarattı tanrılarını,
Kendi bedenini, sesini, giysilerini
Verdi onlara.
Beygirin, aslanın, koca öküzün
Eli resme , heykele yatkın olsa ,
At, tanrısını at biçiminde yapar,
Aslan, kendi biçiminde...
Öküzün tanrısı öküz biçiminde olurdu.
Habeşler diyor ki bizim tanrıların
Burunları basıktır, derileri kara.
Trakyalılar diyor ki bizim tanrıların
Saçı kırmızı gözleri ela.
Troia savaşını konu alan Homeros'un M.Ö.850 İlyada ve Odysseia destanı,
günümüzde en çok adı geçen destanlardır. Çünkü ilk tanınan o idi. Diğer
ulusların destanlarını öğrendikçe, birbirlerinden etkilendiklerini daha iyi
anlıyoruz.
Kahin, Yunan donanması için gerekli rüzgarın olmamasına Agamenon'un neden
olduğunu, kızı İphigeneia'nın kurban edildiği takdirde, rüzgarın çıkacağını
söylemesi üzerine Agamenon bunu kabul etti.
Tam İphigeneia'nın kafası kılıçla kesilmek üzereyken Artemis onu gözden
kaybeder, kılıç yerine indiğinde dişi bir geyik koyarak, kurbanımızı kabul
etmiştir sözü bitirir bitirmez rüzgar çıkar ve donanma Trioia'ya yola koyulur.
Yedi yüz yıl sonra M.Ö.98 li yıllarda Romalı şair Lucretius bu tören ve
sonrasını şu dizelerle eleştiriyor.
Dinden sapacağımı sanmaktır, tek kaygım Memmuis.
Bil, çoğu kez bağnazlıktır günahların nedeni.
Nasıl lekeledi Yunanlı önderler,
O soylu beyzadeler, İphigeneia'nın kanıyla.
Kaldırdılar titreyen bedenini, götürdüler sunağa.
Hymenaios'un tatlı
ezgilerini duysun diye değil
Günahkar töre uyarınca düğün gününde,
Daha da acısı, öz babasının eliyle
Öldürülmekti onun kara yazgısı, elverişli
Rüzgarla yola çıksın diye Yunan donanması.
Kötülüğün bu kertesine bağnazlık götürür kişiyi.
Homeros'un 27.800 mısralık şiirsel destanının kahramanları, bu gün
karşımıza ad olarak, yer adı olarak, eser adı olarak , bilimsel buluşlara ad
olarak çıkmaktadır. Sonuçta İyon ve Grek mitolojilerinin ve diğer düşüncelerin
kökenine indiğimizde karşımıza bir hayli ilginç sonuçlar çıkıyor.
Eski Mısır'ın en ünlü mabetlerinde inisiye olan İyonlar ve Grekler
hakkında şunlar söylenmektedir.
" Orphee, Osiris'in sırlarını biliyordu. Homeros Hiyoroğlifleri okumasını
biliyordu. Ulisse'nin cehennemin eşiğinde, okuduğu dua, Anubis'in İsis,Osiris,
Path ve diğer tanrıların gölgesini çağırmak için bir papirusta bulunmaktadır.
Homeros'un Mısır'da yaşadığı, bazılarına göre TEB de doğduğu ileri
sürülmektedir.
Thales, piramitlerin gölgesini ölçtü. Solon Sait'te kaldı. Firavun
Amasis, Pythagoras'ı Mamphis rahiplerine tavsiye etti, Mabetlerin en
kutsallarına girdi ve inisiye edildi.
Demoritos Mısırlıların arasında on üç yıl kaldı, Osiris ve Dionysos
sırlarına inisiye edildi. Plutharkos ve Hiyeroğliflerin çevirilerini yapabilen
Plotinos Mısırda uzun yıllar yaşamıştır.
Tüm mitos ve destanların, tanrıbilim ve evrenbilim düşüncelerinin kaynağı
Mısır, Sümer, Hint ve Hitit uygarlıklarında yattığını görmekteyiz. Gılgameş,
İlyadave Odysseus, Mahabbarata ve Ramayana'da ortak noktalar ve tema hemen hemen
aynıdır. Fakat yine de en eskileri Gılgameştir.
Bu düşünceler ileride bir çok inanç ve dinlere kaynaklık edecek ve isim
değiştirerek anlam olarak kitaplarda yerini alacaktır.
Bütün bu düşüncelerin geliştiği tarihlerde, daha farklı düşünceler de
vardı. Çoğu İyonya'da yaşayan Doğu filozoflarıydı. Hepsinin bildiği ve atomcular
olarak da adlandırıldılar. Bunlar Leukippos, Demokritos, Epiküros en önde
gelenleri arasındaydı.
Epikür'ün ( M.Ö. 341-271 ) etkisinde kalan Lucretius yedi bin dört yüz
dizede, evrenin yapısı hakkında düşüncelerini öne sürer. Leukippos ve
Demokritos'a göre, evrenin maddi bir yapısı vardır ve atomlardan oluşmuştur.
Lucretius önce dogmalara karşı çıkar ve dizelerinde bunu şöyle dile getirir.
Neler uydurabilir onlar, bir düşün
Yaşamın uyumunu bozmak,
Mutluluğu dönüştürmek için korkuya.
Haklıdırlar üstelik; insanoğlu, acılarının
Anladı mı bir sonu olduğunu, ne yapıp yapar,
güçlenir,
Karşı koyar bağnazlığa ve zulmüne yalvaçların.
Oysa şu anda direnci yoktur, çünkü
Ölümden sonraki ceza yıldırmaktadır gözünü.
Canının niteliği konusunda bilgisizdir.
Bedenle birlikte mi doğar can, sonra mı yerleşir?
Ölümle çözülüp yok mu olur bizimle, yoksa
Kara, korkunç bataklığında mı dolaşır Orkus!un?
Bağnazlıktan kurtulmanın gereğini vurguladıkta sonra ana ilkeyi şöyle
açıklar.
İlkemiz şu olacak konuya girerken:
Hiçten, hiçbir şey yaratılmaz tanrısal güçle.
Ölümlülerin bunca korkuya kapılmaları,
Yerde ve gökte tanık oldukları olaylara
Gözle görünür bir neden bulamamalarındandır.
Hiçten, bir şey yaratılamıyacağını kavrayınca
Daha açık ve seçik göreceğiz önümüzdeki yolu:
Tanrıların eli olmadan varlıkların
Nasıl oluştuğunu ve var olduğunu.
İkinci ilke olarak varlıkların atomlardan nasıl olduğunu şu dizeler
dilegetirir.
İkinci ilke: Kurucu atomlarına ayırır
birleşikleri
Doğa ve hiçbir şeyi indirgemez hiçliğie,
Öğeler yok edilir nitelikte olsalardı
Yitip giderdi nesneler de birdenbire.
Öyleyse iki türdür nesneler;
Atomlar ve onlardan oluşan birleşikler.
Çünkü hiçbir güç yıkamaz atomlar
Saltık sonluk sonsuz dek korur onları.
Varlıkların ham maddesinin ateşten olduğunu ileri süren
Herakleitos'u
Ve varlıkların ham maddesini ateş sananlar;
Konuşmasının anlaşılmazlığı ile ün salan
Herakleitos gelir bayrağı açanların başında
Gerçeği arayan ciddi Yunanlı değil
Zekası kıtlardandır o. Çünkü ancak budalalar
Bulmacayı andıran sözlerden etkilenir.
Kulaklarına tatlı bir ezgi gibi hoş gelen
Süslü sözler budalalarca hemen benimsenir.
dizeleriyle biraz da acımasızca eleştirir.
Atomların yapısını uzun uzun anlattıktan sonra konuyu şöyle
bağlar.
Sana atomların yapısını anlattım Mammuis:
Nasıl farklılık gösterdiklerini biçince, nasıl
İlerlediklerini boşlukta süregen bir itiyle
Ve nasıl yaratıldığı varlıkların atomlardan.
Ölüm için de :
Korkulacak bir şey yoktur ölümde
Var olmayan acı çekmez nasılsa,
O zaman ne ayırım kalır ölümle
Hiç doğmamış olanın arkasında.
Karanlık cehennem de yoktur ölümden sonra.
Hep yeni kuşaklar yaratacak madde vardır,
Gerekli yaşam süreleri tamamlandığında onlar da
Gidecek, onlardan sonra gelen de.
Her şey birbirinden doğmuş olacak böylece
Kimse el koyamaz, sahip çıkamaz yaşama.
Evrenin oluşumunu da şöyle açıklıyor Lucretius .
Güneşin parlak topu görülmüyordu o sıralar
Ne gök kubbeye üşüşmüştü yıldızlar
Ne deniz vardı, ne gök, ne hava
Ne de bildiklerimize benzer nesne-Salt
Yeni kümelenmiş her türden atomlar arasında
Bir kasırga- Bu uyumsuzluktan doğdu çatışma.
Ara boşluklarda atomların, yönelişlerine
Kargaşa yaratan, Biçimlerdeki çeşitlilik gereği,
Koruyamazlardı başlangıçtaki bileşimlerin,
Devinimce uzlaşmazlardı çünkü. Bu karmaşada
Elendiler kendiliklerinden; Benzerler birleşti.
Dünya kaba taslak çizildi. Önce göğün çatısını
Yerden ayırdılar. Kütleden ayrı bir çanakta
Suları barındırdı deniz. Yalıtılmış
Katışıksız alevi esirin, ötelerde kümelendi,
Zaman konusunda şu ilginç yaklaşımla
karşılaşıyoruz.
Bunun gibi, zaman da var değildir kendi başına,
Gözdelerin kavramından doğal kavramı,
Olmuş olanın, oluşanın ve olacak olanın.
Demek kimse algılamaz zamanı, varlıkların
Deviniminden ve durağanlığından ayrı tutunca.
Lucretius'dan dört yüz yıl sonra M.S. 400 lerde, çok tanrılı olarak
düşünülen din ve inanç kavramlarıyla, Hıristiyanlık düşüncesi arasında acımasız
bir savaş sürmektedir. Gerçek anlamıyla Hıristiyanlık temelde zayıftır, bu
nedenle kimlik kazanmak için sert ve acımasızdır.
395 yılında 400.000 ciltlik papirus tomarıyla İskenderiye Kütüphanesi, o
devrin ilim ve bilgisini içinde toplayan Kütüphanenin SERAPTİUM adındaki bir
bölümü, Piskopos Theophile tarafından yakıldı. Bu olaydan 25 yıl sonra astronom
Theon'un kızı matematikçi HYPATİA ( 370-415 ), Başpiskopos Cyril'in
kışkırtmasıyla İskenderiye 'de, etleri kemiklerinden deniz kabuklarıyla
sıyrılarak parçalanıp öldürüldü. Kütüphanede kalan son bölümler ve kitaplar
yıkılıp yakıldı.
Carl Sagan, bu trajik olayın sonuçlarını şöyle dile getirir. " Bu
olayla tüm uygarlık sanki kendine bir beyin ameliyatını reva görmüş ve bu
ameliyat sonucu olarak belleğinin, keşif ve icatlarının, düşünce ve
ihtiraslarının büyük bir bölümü silinip gitmişti. Kayıp büyüktü. Hem de
hesaplanamayacak şekilde. "
Ortadoğu ve Batı dünyası bin
yıllık karanlık döneme girerken, akıldan ve bilimden yana binlerce insanın da en
acımasız bir şekilde işkence görüp yakılarak öldürüldüğünü biliyoruz. O dönemi
artık kapanmıştır. Bu gün bilim, aklın rehberliğinde özgürlüğünü elde etmiş
görünmektedir.
Aydınlanma döneminin düşünürleri tekrar Antikçağın İyonyalı doğa
filozoflarının yaklaşımlarına dönerek, bilimsel yapının temellerini
sağlamlaştıklarını görüyoruz.
16-17. yüzyılda filizlenmeye başlayan bilimsel düşünce, Leonor de Vinci,
G. Bruno, Kepler, Galileo ile meyvelerini vermeye başladı. Galileo'nun öldüğü
yıl doğan Newton (1642-1727 )
PRİNCİPİA adlı yapıtı ile çağının, bilimsel en büyük otoritesi oluyordu. Bu
nedenle fizik ve astronominin temel prensipleri, yüzyılın başlarına kadar
Newtonfiziği olarak adlandırılır.
1905-1915 yıllarında Einstein'in Özel ve Genel Görecelik kuramlarıyla,
Fizikte yeni bir denrim ve dönem başlaması da pek uzun sürmedi. Kuantum
fiziğinin öne sürülmesiyle yüzyılımızın ilk yarısında iki fiziksel
devrimyaşandı.
Kuantum fiziğinin yeni düşün biçimi aynı zamanda Descartes mantığı
dediğimiz kartezyen felsefeyi de temelinden sartı.
Bu gün büyük yığınların ve bir bölüm fizikçilerin karşı çıkışlarına
karşın Kuantum fiziği ve onun getirdiği yeni bakış açısı, daha güçlü
görünmektedir. Çünkü çekirdek fiziğinin derinliklerinden elde edilen bilgiler,
daha doğrusu bilinmezlikler, kolay kolay kenera atılacak gibi değil. Mezonların
ve Kuarkların dünyası bilim adamlarının düşüncelerini şaşkına çeviriyor.
Atomun derinlikleri,ne kadar, hücrenin derinlikleri de bir evren kadar
gizemli. Belki de her ikisinin gize, aynı zamanda evrenin gizemini içeriyor.
Hücrenin derinliklerine indikçe bilinmezlikler birbirini izliyor. Belki de
bildiklerimiz, ne kadar bilmediğimizi ortaya koyuyor.
Genetik ve Kuantum fiziğinin, çağımızın temel araştırma konularını
oluşturduğunu söyleyebiliriz. Uzay ise bizler için hep merak ve korku konusu
olmuştur. Merakın korkuyu yeneceğine inanıyorum. Çünkü bilim merakın yaramaz
çocuğudur.
Sonuç olarak, mitos insanlığı uzun bir süreden beri etkilemiş ve hala
etkilemektedir. Dün, doğadaki bir çok somut kavramlar, tanrılar, devlet,
periler, titanlar'la sembolize edilirken, bu gün daha değişik ve isim ve kılıkta
karşımıza çıkmaktadırlar.
Mitostan Bilime Olan Yolculuğunda insanın yerini belirlemek hem zor, hem
bazı durumda olanaksız. Bu serüven insan ve doğa var olduğu süre devam
edecektir.
Bunu en açık ve yalın bir şekilde Seneca dile getiriyor. ( M.S. 1.
Yüzyıl.)
Çağlar boyunca girişilecek sabırlı ve dikkatli çalışmalar, bu gün için
perdenin arkasında kalan birçok şeyi aydınlığa kavuşturacaktır. İnsan, evrenin
sırlarını araştırmak için yaşamının tümünü bile harcasa, yine de böylesine engin
bir sorun karşısında yeterli olamaz. Bu nedenle, bilgelik ancak çağlar aşıldıkça
insanoğlunun önüne serilecektir. Bir gün gelecek, o günün insanları
kendilerince bilinen şeylerin daha önceleri bilinmeyişine şaşacaklar. Bir çok
buluşun ortaya çıktığı , bizlerin anısı çoktan silinip gittiği dönemlere
rastlayacaktır. Her çağın insanına, araştırmak üzere sorular gizlemesini
beceremeyen evren, çekici olmaktan uzak, tek düze bir yaşam ortamı
oluşturur.
Bu yaklaşımın bir günde tümüyle onaylanacak nitelikte olduğunu görüyoruz.
Doğayı anlama ve kavrama çabası içinde olan bilim, insanın bağnazlıktan
kurtulabildiği oranda başarıya ulaşabilir.
Psikolojik açıdan baktığımızda, aşırı maddeciliğin insanın özde kendini
yitirmesinde en büyük etkenlerden biri olduğunu görüyoruz. İnsanı yaşamın önünde
küskün, beceriksiz ve mutsuz yapmaktan öteye götüremez Aklın gereği, ikisi
arasında uyumu sağlamaktır. Buna paralel olarak, bilimsel gelişmelerin insanlığa
büyük yararlar sağlaması yanında, bu gelişmenin getirdiği yaşam biçiminin,
insanlardaki ruhsal sorunların artmasına etken olduğunu görüyoruz. Değişen etik
değerler, insanları daha bencil ve saldırgan hale getiriyor. İnsanın bilime
yaptığı katkılarda insani değerler önde olmadığı sürece, bilim onun bir gün
felaketine de neden olabilir. Her şey insanın bilincindedir. Her şeyi var ettiği
gibi, yok da edebilir.
Sonuç olarak; Evren konusunda olduğu kadar, insanlarımız konusunda da
yeterli bilgi sahibi olmadığımız bir gerçek. Her vesile ile göklere
çıkardığımız İnsanlığımızın ölçüsü
ne? Neye göre karşılaştırıyoruz? Bize en çok benzeyen bir canlı olan
"Orangutanla" mı? Ancak bizden daha üstün canlı varlıklar olsaydı ve buna göre
karşılaştırma yapsaydık, o görecelik yardımıyla insanın, evrimsel aşamanın
neresinde olduğunu anlayabilirdik.
Bu nedenle, zaman zaman insanlığın yaptığı yıkımlara şaşırıp durmamızın
temelinde bu sorunlar yatmaktadır. Belki, var olan canlılara göre üstünüz, ama
ideal olan insani özelliklere de pek azımız erişebiliyor.
Bize düşen görev, bunların ayırdında olabilmek için çok yönlü bilgilenmek
ve düşünmektir. Bununla da yetinmeyip insani değerlerin olması gereken düzeye
gelmesinde sorumlu olduğumuzun bilincine varmaktır.
12 Nisan 1995
Özkan ARAS
Kaynakça
: