Günümüzde, liberalizm ya da “Hür Teşebbüs “ denilen sosyoekonomik sistem uygulamalarının olumlu yönleri yanında, bir çok olumsuzlukları da içerdiğini görüyoruz.

                                         

                                         Geçmişe baktığımızda, Sümerlerden bu yana, insan davranışları pek değişmemiş ve doğası gereği olduğu için, pek değişeceği de yok. Bireyin, başkalarının gereksinimi olan bilgi, beceri ve yeteneğini çoğu kez kötüye kullanması, toplumsal bir sorun olarak sürüp gitmektedir. Bu nedenle MÖ. 2500 lü yıllarda başlayarak Mezopotamya,da yasalar çıkarılarak önlemler alındığını, çivi yazılı tabletlerden öğreniyoruz. Bunlardan en önemli olanları, yarı dinsel özellikler taşıyan Hamurabi yasalarıdır.

 

                                          Daha sonraki yıllarda, temeli eski MISIR’a dayanan Anadolulu Hipokratın yemin metnidir. Bu kurallar, günümüze kadar etkisini ve varlığını sürdürmektedir. Sadece tıp mesleğinin etiğini oluşturan bu yeminin, insan sağlığı ile hayatının önemi ve geri dönülmezliği nedeniyle, günümüze kadar ulaşmış ve uygulanmaktadır.

 

                                           Zamanın akışı içinde, Anadolu’da ise Ahilik, yine yarı dinsel olarak ortaya çıkarak, dağılan Selçuklu imparatorluğu topraklarında oluşan Osmanlıların kuruluş ve sosyal gelişmesinin temelini oluşturmuştur. Etkisini cumhuriyetin ilk yıllarında bile sürdüren Ahilik, yerini meslek odaları ve esnaf derneklerine bırakmışsa da, günümüzde bu kuruluşların sorunlara yeterince eğilip, çözüm üretmediğini üzülerek görmekteyiz.

 

                                            Yine de bu kuruluşların en büyük sorunu, özünde olması gereken humanist görüş ve bilinçin yeterli olmayışıdır. Bunun için gereksinim duyulan meslek ahlakının kökleşmesi için gerekli eğitime önem verilmesi yanında, yaptırımları  ciddi olarak ele alınmasına bağlıdır.

 

                                             Tüm bu  oluşumların özüne indiğimizde, insan doğası ile karşılaşırız. Doğamızdaki temel içgüdü “Var olmak ve varlığın devamını “ sağlama yönünde programlanmıştır. Bunların sağlanabilmesi için, güvende olmak ve bunun içinde güçlü olmak, kazanmak, önde olmak gerekmektedir. Bunları sağlamaya çalışırken akıl ve mantığımızın kontrolü yoksa, kaba güç, acımasızlık ve kurnazlık bizlere doğal bir hak olarak gelir. ( Yaşamak için öldüreceksin).Ancak güdüler aklın ve mantığın denetimi altında olduğu zaman, bu güdüler adalet, paylaşma ve sevgiyle humanistleşir. Bu nedenle doyumsuz his ve isteklerimiz toplumsal yaşama geçtiğimizden bu yana din, inanç, gelenek ve yasalarla denetim altına alınmaya çalışılmıştır. Yine de insan yaşamı ve geleceği tehlikeye girip belirsizleşmeye başladığında, bu önlemler yeterli olmamaktadır. Sonuçta tüm yasal ve ahlaki değerler bir yana itilerek, sadece “var olma ve varlığı sürdürme çabasının ön plana çıktığını görmekteyiz.

 

                                              Sonuç olarak, hangi sosyal doktrin olursa olsun, insan doğasının olumsuz yapısı, ön planda değerlendirilip önlem alınmadığı sürece, sosyal düzenlerin yararlı ve başarılı olması olanaksızdır. Kanımca gelecek yüzyılda toplumsal esenlik ve huzuru, bilim ve teknolojinin gelişimi yanında, birey ve onun oluşturduğu kuruluşların meslek ve çalışma etik’inin bir birlikte gelişmesine bağlıdır. Bireysel olarak bunun ilk adımı, arasıra günlük hayatın kaygılarından uzaklaşarak vicdanımızın sesini dinlemekle olabilir.

 

                                               Düşüncelerimi Çinli düşünür Konfiçyüsün yalın fakat anlamlı bir sözü ile noktalamak istiyorum. “ Kendimize yapılmasını istemediğimiz şeyleri başkalarına yapmayalım

 

             26. 10. 1998                                                                               ÖZKAN  ARAS