Marcus Aurelius bir Roma İmparatoru ve bir stoacı filozoftu.

                               (Ruhsal Öğretileri)

 

Mark Forstater 

 

Bir zaman gelecek, toprağa kıtlık salacağım, ekmek kıtlığı ya da kuraklık değil, doğruluk kıtlığı.

Amos 8: 11

 

Ölmüşleri yaşatan, yaşayanların bellekleridir .

Cicero

Platon devde?

 

TÜRKÇE BASKIYA ÖNSÖZ 

 

Helenistik düşünce birikimlerini kendine özgü bakışıyla ortaya koyduğu bir uygarlığın da özetidir. Seçilenler-ya da kendisini seçtirenler – krallıktan cumhuriyete, oradan imparatorluğa , o yılların “ yaşayan dünyasını , başarılı ya da değil, yönetmişler, biz tarih severlere hüzün ve neşe katmışlardır. Aralarından yangınlara meyilliler ya da güneş-tanrılığa oynayanlar çıktığı gibi, bin yıl sonra bir biçimde Dante’ye, oradan da Rodin’e ulaşan esinlere sızan ‘ Düşünen Adamlar da çıkmıştır:

İyi insanın nasıl olması gerektiğini anlatmayı bırak artık; anlattığın insan ol”

Roma Uygarlığı, aslında genellikle kölecilik üzerine kurduğu yönetimini Senato ve Halk Meclisi ile desteklemiş ve çoğunlukla hak edenin başa geçtiği sistemini ve yayılmacı politikasını, güçlü uygarlığını taşıma vaadiyle, batısında, milyonlarca kilometrekarelik topraklara, farklı toplumlara, dinlere, dillere yaymayı başarmıştır. 

Roma uygarlığının en parlak yıllarıdır, İsa’dan sonra 96-192 arası. Kuşkusuz bu dönemin en önemli özelliği de İmparatorun kendisinden sonra gelecek yöneticiyi, yaşarken, ailesi içinden değil de çevresindeki en uygun kişiler arasından seçerek yanı başında görevlendirmesi ve yetiştirmesidir. Böylece M. Cocceius Nerva ile başlayan hanedan (96-98 arası), Anadolu’nun da çok yakından tanıdığı M.Ulpius Trajanus ( 98-117 ) ve P. Aelius Hadrianus ( 117- 138 ) gibi bilge imparatorlar çıkararak, adını aldığı Antoninos’a ( 131-161) kadar sürmüştür.

Hanedana neden Antoninos’un adının verildiği kesin olarak

bilinmemektedir. Daha sonra Marcus Aurelius Antoninus ve Lucius Verus birlikte

imparator olurlar ( 161-169) . 169 yılında Verus’un ölümüyle Aurelius 180 yılına kadar tek

başına kalır. Ve hanedan 180-192 yılları arasında imparator olan Cammodius ile son bulur.

Trajanus ve ardılı Hadrianus , İspanyol kökenleriyle, Roma’daki ilk yabancı imparatorlardı. Her ikisi de yorulmak bilmez birer gezgin olmaları ve engin kültürlerinin yanı sıra Hadrianus, şairliği , müzisyenliği, ressamlığı ve heykeltıraşlığıyla bir yöneticinin ‘ bilge imparator ‘ sıfatına ne denli uygun olduğunu çevresine ve tarih severlere fazlasıyla kanıtlamıştır . Genç Marcus Aurelius’u ilk fark eden ve ardılı Antoninos’a işaret eden de işte bu Hadrianus’tur.

Marcus Annius Vrus; daha sonra alacağı adıyla Marcus Aurelius Antoninus ( Roma 121- Vindobona 181 ) 59 yıllık kısa ömrüne sığdırdığı üstün özellikleriyle kültür tarihinde imparatorluğu kadar filozofluğuyla daanılır:

“İnsanlar birbirleri için yaratılmışlardır. Ya anlara doğru yolu göster ya da onlara karşı anlayışlı ol” sözü, Platoncu yargılamama ilkesini özümsemesinin göstergesidir.

Stoa, revak, üstü örtülü ve önü açık yer anlamına gelir. Olasılıkla filozoflar, tapınak köşelerindeki boş alanlarda toplandıkları için bu adı almışlardır. İÖ 4. yüzyıl sonlarına doğru Zenon tarafından Lykia’lı Khrysippos’un da destekleriyle doğan stoacı akım evrime uğramadan son temsilcisi kabul edilen Marcus Aurelius’a kadar gelmiştir. Stoa fiziğinin temelinde, çaba ve gerilim vardır. NESNELER doğanın tek varlıkları kabul edilir ve tüm nesnelerdeki etkin ilkeler ‘ neden ve kuvvet ‘ maddeden ayrılamaz. Dolayısıyla kuvvet nesneye dayalıdır; maddeye işler ve uzayı onunla doldurur. Bu kuvvet ve gerilim hareketi ve uyumu yaratır: Dünyanın ruhudur, tanrıdır. Evrende her şeyi birbirine bağlayan ve bütün evreni dolduran bu ruh, bir sanatçı gibi kaderin boyunduruğu altında her şeye yeni bir güç kazandırır. Stoacı mantık, izlenimin sadece edilgen bir duygulanma olduğuna işaret eder; algılamanın olduğu yerde de kabul etme ve yargı yani ‘ çaba ‘ vardır. Stoacı ahlakın ilk fikri, yüce iyiliğin erdeme varmak için harcanan çabada bulunduğudur. Bunun ötesinde hiçbir şeyin, zevk ve acının, sağlık ve hastalığın, fakirlik ve zenginliğin farkı yoktur. Erdem tümüyle niyete dayanır. İyilikte ve kötülükte dereceler yoktur, bütün eylemler birbirlerine eşittirler . Bilge kişi erdemlidir ve aynı zamanda mutludur . Erdem, doğaya uygun, yani akla uygun bir şekilde yaşamaya dayanır. Bu, insanın kendisinde bir ahenge, bir uyuma varması ve diğer insanlarla uyum işinde yaşamasıdır, çünkü bütün insanlar kardeştir. Başka bir deyişle erdem bütün doğa ile uyum içinde yaşamaktır. Ruh akılda çaba gösterir ve gerilir , tutkuda gevşer. Bilge kişi tutkudan kaçınabilmeli ve duyarsız kalabilmelidir. Aurelius’un öncülü Epiktetos ‘ Dayan ve kaçın ‘ der .

Genç Marcus, çevresine yaydığı olumlu enerjisiyle 138’de Antoninus tarafından evlat edinilir. 139’da sezar, 140 ve 145 yaıllarında da konsül seçilir. Aynı yıl Antoninus’un kızı Faustina’yla evlenir. Kendisi gibi evlatlık olan üvey kardeşi Lucius Verus’la birlikta 161 yılında ‘ çift - imparator ‘ ilan edilirler .

İmparatorluk köleleri O’nun döneminde süvarilik, muhafız subaylığı gibi ordu görevlerine getirilmiş, senatörlük hakkına sahip olmuşlar ve bu unvanlar resmileştirilerek yönetim, toplum içinde basamaklara ayrılmıştır.

Yeni toprak reformu, adlı yönetimde yenilikler , yasaların ’ insan’a uyar biçimde yeniden yorumlanması, miras konusunda doğal hakların tanınması, toprakların yönetim bölümlerine ayrılması ve medeni kanunun yürürlüğe konması Aurelius’un “ Ta eis Eauton “ ( Kendi Kendinde ) adlı eserinde ortaya koyduğu insanlık kaygısının, diğer bir söylemle “ bilge’liğinin “ imparator’luğuna katkılarını resmileştiren çalışmalarıdır.

Aurelius’un atası filozoflar kendilerine sürekli “ Doğru yaşamanın yolu nedir? “ sorusunu sordular. Cevap, birinden diğerine az-çok farklılıklar gösterse de yöntem, beden, zihin ve ruh “ bir’liğini oluşturması gereken öğretilerin yaşamı doğra sürdürmek adına bir araç olması gerektiği yönündeydi. Bu uğurda Aurelius, köle ve imparatorun aralarında bir fark olmadığını ve erden düzeyinde kolaylıkla “ Po Usta ve Çekirge “ konumuna dönüşebileceklerini Senatonun hırsın çocuklarına kabul ettirmesini bilmiştir.

Antoninus’un yine İngiltere’de, daha da kuzeyde yaptırdığı duvarın da ilkinin akıbetinden farklı bir muamele görmeyip sürekli sevkedilen lejonların bardak akınlarıyla günbegün erimesine yol açan ‘ duvar ‘ olgusu, zirvedeki Roma İmparatorluğu’nu kemirmeyi sürdürmüştür . Oysa duvar’a gereksinimi yoktur Aurelius’un : “ Saklanabileceğin tek kale, insanın tutkularından arınmış bir akılla yargılarını bilinçli olarak kullanabileceği kendi işinde kaledir.’ Demekte ve bu sığınaktan daha emin bir yer olmayacağını eklemektedir.

Aurelius’n en acındı ki vebadan kurtaramamıştır. “ Ölüm, Büyük İskender ve seyisini eşik kıldı; ikisi de ya evrenin yaşam dağıtan ilkelerince geri alındılar ya da tıpatıp aynı biçimde everendeki atomlar arasına dağıldılar .”

Marcus Aurelius Antoninus’un , oniki ciltlik “ Kendi Kendine “ adlı eseri, bir özdeyişler derlemesidir. Ailesine, manevi babasına ve eğitmenlerine borçlu olduğunu belirttiği bütün iyi niteliklere değinir ama eserin, ahlak yününü stoacılıktan aldığı en ilgi çekici tarafı ‘ kendi kendisini ‘ sorguya çektiği ve vicdan muhasebesiyle ruhunun özentisiz yüceliği, yetkinliğe ulaşmak için kişiliğinin gösterdiği çabayı anlattığı bölümlerdır.

Aurelius, insanın kendisine ve topluma yabancılaşma reçetesini açıklarken; stoacılığın, çağdaşı Uzak Doğu ve Yakın Doğu düşüncelerinde olduğu gibi, tek gerçekliğe tek varlığa bağlı parçalardan oluştuğumuzu söylemektedir. Topraklarını yedi koldan saran binbir dertle boğuşurken O , özgürlükten, alçakgönüllülükten, özveriden yaratıcının isteğine uymaktan vazgeçmemek bahsetmekte, düşüncelerini doğaya teslimiyete ve onun bir paçası olduğumuzu unutmamamız gerektiğine dayandırmaktadır . Marcus Aurelius Antoninua bize şu sözleri iletiyor. “ Ulu bir bilge olman ama kimsenin bunu anlamamış olma olasılığı der zaman mümkündür. ...Marcus, sen bu büyük dünya halkının bir vatandaşı oldun; yaşamının beş ya da elli yıl sürmesi neyi değiştirir? Sana verilen süre ne kadar olursa olsun, bu büyük topluluğun ‘birlik ‘ ilkelerine uygun olan her şey, herkesin için adildir...

....Sahneyi halinden hoşun olarak terketti , çünkü seni sahneden indiren Yaratıcı da yaptığından hoşnuttur.

Kemal Bertan Şalmanlı

DOĞRU YAŞAMANIN YOLU NEDİR?

 Şunu asla aklından çıkarma , ister üç bin yıl yaşa, ister otuz bin yıl, şu anda sahip olduğundan başka bir yaşamı yitiremezsin ve şu anki yaşamın sona erdikten sonra yeni bir yaşama da sahip olamazsın Öyleyse, en kısa ve en uzun yaşamların aslında birbirinden hiçbir farkı yoktur.Çünkü içinde bulunduğumuz şu kısacık an, yaşayan bütün yaratıklar için aynı değerdedir, sonsuza dek elden çıkmıştır. Ne geçmiş ne de gelecek bize ait olmadığına göre nasıl elimizden alınabilir ki? Öyleyse, hiç kimse geçmişi ya da geleceği yitiremez. Şu iki şeyi her zaman aklında tut: birincisi, zamanın başlangıcından bu yana ,yaratılışı meydana getiren oluşumlar sürekli birbirini yineler, demek ki, yüz ya da iki yüz yıl yaşamanla , sonsuza dek yaşaman arasında hiç bir fark yoktur. İkincisi de, en uzun ömürlü insan ile, en kısa ömürlü insanın sonunda yitirdiği tamı tamına aynı şeydir. Eğer gerçekten sahip olduğumuz tek şey içinde bulunduğumuz şu an ise, ve sahip olmadığımız bir şeyi yitirmemiz de mümkün olmadığına göre, birisinin elimizden alabileceği tek şey yaşadığımız andır.

Marcus Aurelius

Bugün, gezegenimizdeki sayımızın çok artmasına, petrol madenleri kolayca çıkarmak için yeni, yeni teknikler geliştirmemize, yalnızca orman ve akarsuları değil yaşamın bütün temel taşlarını kullanabilmemize aldanarak, kendimizi “ Evrenin Efendisi “olduğumuz budalalığına inandırdık. Şimdi ise, salt hayatta kalman ötesine gidip, isteklerinizin sonu gelmez ve abartılı biçimde büyümesine neden olan gelişme çabalarımız,bizi gezegen üzerindeki yaşamı yaratacak ya da yok edecek kapasiteye eriştirdi. Biz insanlar acaba, bilinci eylemlerimizin sonuçlarını kavrayabilecek ve neden olduğumuz en kötü sonuçların yarattığı etkileri tersine çevirmek için eylemlerimizi zaman içinde değiştirebilecek bir tür küresel beyin ve sinir sistemi miyiz? Yoksa bir, yaratılması binlerce yıl sürmüş biyolojik dokuyu tahrip temekte olan küresel bir KANSER, yeryüzünde habis bir ur muyuz. Platon, yöneticilik için en uygun kişilerin filozoflar olduğunu savunmuştur ve Aristoteles de filozofların yasamayı gerçekleştirdiği toplumların daima refah içinde olduklarını iddia etmiştir. Roma İmparatorluğu, böyle bir adam bulduğu için yeterince talihli ve onu yönetimi getirdiğe için de yeterince akıllıydı.

Marcus Aurelıus ( İS 121-180 )

Roma imparatoru olarak yaşadığı 161- 180 kadar süren dönemde Marcus’nu tek amacı halkının mutluluğuydu. O çağda Roma’da yaşayan bir köle toplumdur. Marcus’un dönemi, yöneticilik ve iktidarın bilinen tarihi içinde sıradışı bir dönem olma özelliğini korur.

Platon, yöneticilik için en uygun kişilerin filozoflar olduğunu savunmuştur ve Aristoteles de filozofların yaşamayı gerçekleştirdiği toplumların daima etmiştir. Roma İmparatorluğu, böyle bir adam bulduğu için yeterince talihli ve onu yönetime getirdiği için de yeterince akıllıydı.

Marcus Aurcus , Roma imparatoru sıfatıyla dünyadaki en güçlü insandı. Bununla birlikte, onun hem bireysel hem de devlet adamı olarak yaşamını, para, mal-mülk, iktidar ya da şöhret tutkusu değil, erdem, adalet ve barışa duyduğu özlem yönlendiriyordu. 31 sayfa.

“ O yıllarda , Asya ve Alman sırırlarında “ barbar “ kabilelerinin istilası altında olan imparatorluğu sürekli savaş durumundaydı. “ (ek)

Roma ordularının başkomutanı sıfatıyla , Roma’ya zafer coşkusuyla döndü ve bir tür aziz mertebesine yükseltildi.

O, bir dizi düşünceyi kağıda dökebilmiş olması dikkate değer: “ Durmadan dönüp duran yıldızları, saki sen de onların arasında geziniyormuşsun gibi hayranlıkla seyret; ve varlıkların içinde bulunduğu değişimi düşün, hiç durmaksızın birinden diğerine dönüşmelerini izle.

Bu gibi olaylar üzerinde düşünerek, yeryüzündeki yaşamı tozlarından arındırırsın. “

Geçen dörtyüz yıl boyunca Marcus Aureliu’un bu düşünceleri “ meditasyonlar “ olarak adlandırıldı. Bunlar, günümüzde bu sözcükten alladığımız anlamda gerçek meditasyonlar değildi. Aslına bakılırsa, kitabın Yunanca başlığı “ Kendi Kendine “ diye çevrilebilir.

Şu birkaç gerçek dışında her şeyi boş ver: Yalnızca bulunduğumuz anda, şu kısacık zaman diliminde yaşayabiliriz; yaşamımızın geri kalan kısmı ya sona ermiş ve çoktan toprağa gömülmüştür ya da henüz bir belirsizlik perdesi arkasında gizlidir. Sürdüğümüz yaşam kısa, yeryüzündeki köşemiz ise küçüktür.” ( Marcus ).

Yazdıklarından, Marcus’un çabuk öfkelenen bir yapısı, olduğu ve alıştırmalarının bir bölümünün öfkesiyle nasıl başa çıkacağı üzereni kurulu olduğu açıkça anlaşılmaktadır. Öfkesini boşaltmasının yanlış olduğunu, çünkü öfkesinin daima, hedef aldığı insandan çok kendisine zarar vereceğinin bilincindeydi. Onu dizginlemek ise hoşnutsuzluğunu arttırmaktan başka işe yaramıyordu. Bunların her ikisi de ruh için zararlıydı. Bulduğu çözüm ise şöyleydi:

“ Olan bitenler seni rahatsız ettiğinde ve soğukkanlılığını yitirdiğinde, hemen kendine dön ve seni kızdıran olay bittikten sonra kızgınlığını daha fazla sürdürme; çünkü derinde yatan uyumuna ne kadar fazla sığınırsan kendine o kadar egemen olursun. “

Bu yazılar, Marus’ur zihnini en ruhunu çalıştırmayı hedefliyordu.

Bir insanın yaşamı boyunca amacı, mutluluğa olaşmak, sefalet ve mutsuzluktan uzak durmak, hareket özgürlüğü elde etmek ve “ arzularının “ kölesi olmaktan kaçınmak, kendi kendine yetmek ve bağımsız olabilmek, diğer insanların parasal, toplumsal ya da duygusal desteklerine muhtaç olmamaktır.

101 Yılında Yunan Felsefesi.

Felsefe Yunanistan’da kendi, kendi kendine yeşeren insan ruhsallığının, farkındalığının, araştırmacılığın görüntülerinden birisiydi ve İS. 5. yüzyılda uygar dünyanın her yanında aynı zamanda ortaya çıkmıştı. Yunanistan’da filozofların ortaya çıktığı dönemde,Hindistan’da Buda aydınlanma arayışındaydı, Konfüçyüs ve Lao-Tzu Çin’de Yolu keşfediyordu ve İsrailli peygamberler Musevi inanç ve ahlakının yenilenmesi çağrısında bulunuyordu.

Bu arayışlar sayesinde, içlerinde önemlileri Platonculuk, Aristoculuk, Stoacılık ve Epikürosçuluk olan çeşitli felsefe ekolleri ortaya çıkmaya başladı.

Stoacılığın Kurucusu ZENON.

Sokrates felsefeyi üç belirgin dala ayırmıştı: Mantık, doğa bilimleri ve ahlak.

Mantık, net düşünebilmek, muhakeme edebilmek ve düşünceleri doğru biçimde ifade edebilmek amacıyla zihni eğitmek için kullanılıyordu. Buradaki asıl hedef, mantığı, doğruyu yanlıştan ayıkmaya yarayan bir araç olarak kullanmaktı. Be temel yarım yarılamadığı takdirde, geri kalan her şey yararsız olacaktı.

Marcus Aurelius’un da yazılarında değindiği kozmik bilinç duyusunu geliştirmek , doğanın yasalarının farkına varmaktı.

( Olasılıkla Fenike kökenli ve Kıbrıslı bir Yahudi olan Zenon, Akademide bir öğrenci olarak çalışmaya başladı, )

Zenon, Akademiden ayrıldı ve kendi bağına öğretmeye bağladı. Bir binada ders verecek gücü olmadığı için, derslerini bir çatı ya da sundurma gölgesi altında veriyordu, okulunun adı olan stoacılık da, Yunanca ( çatı ) anlamına gelen “ stoa “ sözcüğünden türetilmişti.

Zenon, mutluluğun, eylemlerin ve ruhun özgürlüğünde aranması, gerçek kişiliklerimiz için yalnızca zaruri olanı istemenin gerektiğini hissediyordu. Sokrates’in dediği gibi, “ Neye sahip olduğundan çok, ne olduğuna bakarak kendini değerlendir, ancak bu biçimde olabildiğince mükemmel olabilirsin. “

Marcus Aurerıuun’un Stoacığı:

Marcus Aurelius genç bir adamken, o dönemin önde gelen stoacısı olan Epiktetuc’un çakışmalarını öğrendi. Epiktetus, köle olarak Roma’ya getirilmiş bir Yunanlı idi. Sonunda Romalı sahibi tarafında özgürlüğü kendisine verilmiş, sözü dinlenir bir filozof olmak üzere yoluna devan etmişti.

Bu yalnızca kuramsal değildi, çünkü İimparator/filozor Epiktetus’un öğrencisiydi. Bu iki insanı bir araya getirebilen felsefenin gücü büyük ve sürekli olsa gerektir.

Epiktetus’un dediği gibi:

Bir insan gibi ye, bir insan gibi iç, iyi giyin, evlen, çocuk sahibi ol, bir yurttaşa layık bir yaşam sür... Bize bunları göster, ancak bu biçimde senin filozoflardan gerçekten bir şey öğrenip öğrenmediğini anlayabiliriz.

Bu sistemin işlemiş olduğunu, stoacı kuralları yaşamına uyarlayan ve iyiyi izleyen usta bir filozof olan Marcus Aurelius’ta açıkça görebiliriz.

Marcus Aurelius, stoacı kuram hakkında yeni hiçbir ortaya koymadı. Ama stoacı ilkeleri eyleme dönüştürdüğü ve felsefi bir biçimde yaşadığı için stoacı filozoflar içinde en iyi bilinen örnek olageldi.

Stoacı felsefe ölüm ve onunla yüzleşme üzerine kafa yorar gerçi ama bunu zaten bütün felsefeler yapar. Hatta Platon, felsefenin

 Taş Çehreli Stoacılar:

Stoacı felsefe ölüm ve onunla yüzleşme üzerine kafa yorar gerçi ama bunu zaten bütün felsefeler yapar. Hatta Platon, felsefenin ölüm hazırlık olduğunun bile söylemiştir. Ancak stoacılık, yaşamı bütün unsurlarıyla ele alır ve hakkını verir .

Gerçekte Stoacılar için yaşam dört başı mamur bir biçimde tadı çıkarılması gereken bir bayramdır.

Epiktetus, iyi insanların ölürken, Tanrı’ya şöyle söyleyeceğini düşünürdü.

“ Bu bayramı seninle birlikte kutlamaya, senin eserlerini izlemeye ve senin dünyayı yönetişini seninle birlikte yaşamaya beni layık gördüğüm için, sana büyük bir şükran duyarak yarılıyorum.”

Kitap sekiz bölümden oluşur.

Yeryüzünde Yaşamak

Kişiliği Geliştirmek

Derindeki Ruh

Evrensel Zihin

Ölüme Bakış

Her Şey Değişiyor

Doğa ile Bir Bütün

Huzur Senin Elind

Bölüm Yeryüzünde Yaşamak 

Eski Yunanistan’daki Delf adasının orakl merkezinde ( kehanet tapınağında ) şu sözler kazılıdır. “ Kendini Bil “ Yunan filozoflarının en büyüğü olan “Sorgulanmamış bir yaşam, yaşamaya değmez. “

Yaşamı irdelemek ve kendini bilme arayışında olmak demek, kendi “ özün “ ve kendi varlığın hakkındaki içsel gerçeği ortaya çıkarmak demektir. Bu, içsel bir yolculuğa çıkmayı, zihninizin bilinçdışı katmanlarına ulaşacak kadar derin bir içsel bakış yarmaya gerektirir. Bu süreç, aşağılara inme ve ego, “ ben “ düzeyinin daha da altına ulaşabilme becerisidir. Eğer bu yolculuğu gerçekleştirebilir ve bu gerçeği bulabilirseniz , “ Doğru yaşamanın yolunu nedir? “sorusunun yanıtı da bulunabilir.

Aristoteles, iyiliğin en olduğunu öğrenmek istediğimiz öğrenmek istediğimiz için değil, iyi olabilmek için ahlak öğrendiğimizi söyler. Marcus bu görüşü şöyle ifade etmiştir.

“ Elinde olanı istekle ve doğru bir biçimde işleyebilir ve bunu da enerjiyle ve serinkanlılıkla yapabilirsen, sanki derinde yatan ruhunu ödünç almışsın da fuzuli şeylerle oyalamadan ve saflığı hiç bozulmadan iade etmen gerekiyormuş gibi hareket edebilirsen; eğer bu biçimde davranabilirsen, yani hiçbir şen beklemeden, hiçbir şeyden korkmadan, yalnızca eylemlerini Doğanın yoluna uydurmakla yetinerek ve sarf ettiğin her sözün katıksız doğru olduğunu bilerek, memnuniyet içinde yaşarsın. Ve böyle yaşamaktan kimse seni alıkoyamaz.”

Marcus’un öğretmeni Epiktetus, stoacılık uygulamasının nihai aşamada bilge adam ya da usta gibi olmayı hedeflediğini söylemiştir. Her kimsenin gerçekten usta olamayacağına inanılırdı, ama olanaksız mertebede iyi ve erdemli bilge adam karakterine öykünmeye çalışarak ve yaşamınızı filozofça bir biçimde sürdürerek, karakterinizi geliştirme yolundan hatırı sayılır bir ilerleme kaydedebildiniz.

2.Bölüm. Kişiliği Geliştirmek

Stoacı felsefenin özünde akılcılık yatar.

“...bedenin isteklerine kapılmamaktır, çünkü beden, kendisine egemen olan zihnin ve zekanın malıdır ve hayvansal yanımızı oluşturan duyular ya da isteklere teslim olmamalıdır. Zihin üstünlük iddia eder ve başkaları tarafından alt edilmesine meydan vermez; ve iyi bir nedeni vardır, çünkü zihin Doğ tarafından, başka her şeyi yönetmek üzere yaratılmıştır. “.

Stoaclar, insanlığın en üst düzeyini , bütünüyle akıl tarafından yönetilmiş olarak gördüler, bu da şu anlama geriyor. “ Tutkuların uğruna akıl bastırmaya ve onu etkisiz yönelik talihsiz eğilimi dizginlemek. Stoacılar ise tutkular ise tutkuları, akılcılığı alt edebilen ve bir “ ruh karışığı “ yaratabilecek, aşırı istekler ya da arzular olarak tanımlar.

Tıpkı ilaçların bedensel hastalıkları iyileştirmesi gibi, felsefe de ruhun rahatsızlıklarını iyileştirebilirde. Filozof da, “ ruhun hekimi “ olarak görülürdü. Filozof da, “ ruhun hekimi “ olarak görülürdü. Bu tür tutkular ansan olmanın doğal durumunu bozar ve iyi karakter önünde bir engel oluşturur. Marcus Aurerlius kendine şöyle emreder:

Öyleyse sana egemen olan zihin üzerinde yoğunlaş yaşlandın; zihnini kölelikten kurtarmanın, bencil arzuların avucunda bir kukla gibi oynatılmasına son vermenin zamanıdır artık.

3.Bölüm. İçsel Ruh.

Marcus Aurelius kendisine şöyle emreder:

İçini kaz; içinde iyilik pınarı var, sen sonsuza dek kazarsan, o da sonsuza dek akacaktır.”

İçini kaz, daha yakından bak, kendini bil.

4.Bölüm. Evrensel Zihin

Antikçağdaki atalarımız için doğa denetlenemez ve tehlikeliydi. Tanrılarının hiçbir ruhsal mesajı olmadığı için , filozoflar da artık onlara inanmıyor, enderin inançların ifade edebilmek için başka yerlere yöneliyordu. Felsefeye ve bilime olan ilgi böylece gelişti.

Bütün araştırmalarının ve sorgulamalarının sonucunda Sokrates gibi filozoflar ve stoacılar , “ zihin “ ya da “ akıl’ın her şeyin ardındaki ilke olduğunu ve her şeyin içinde saklı olduğunu gördüler. Akıl evrendeki yönetici ve düzenleyici kuvvetti. Tek bir tohumdan evreni ortaya çıkardı ve algılayabildiğimiz her şeyi düzenledi: yıldızların devinimi, bir çiçeğin büyümesi, yüreklerimizin atışı. Her şey, doğa ve kader aracılığıyla işleyen akıl sayesinde olup bitiyordu.

Tanrı akıldı. Kişiliği olan, insan biçimli Zeus gibi ya da bütün yaratılmışların dışında duran Yahudilerin Tanrısı gibi değil, bu akıl tanrısı, nihai efendi gibiydi. Evrensel akıl, bütün yaratıklara düşünme sayesinde yayıldığına göre, stoacılar ve diğer filozoflar, bir düşünen olması gerektiğini varsaydılar, yeryüzünü yaratan ve her şeyi önceden belirleyen akıllı bir zihin.

Marcus Aurelus akıl ya da akılcı sözcüklerini kullandığında, aklında yaratılaşın ve evrenin ekolojik bir görüntüsü canlandırıyordu. O dünyayı, her bir varlığın bir varlığın bir diğeriyle bağlantılı ve bir diğerine bağımlı olduğu;insan hayvan ve bitki dünyaları arasındaki işbirliği ve bütünlüğün, bütün evrende işlemekte olan aklın ilkesinden kaynaklandığı bir yer olarak görüyordu.

5. Bölüm: Ölüme Bakış

Ölüm bizi sevdiğimiz her şeyden ayırır. Nihai ayrılıştır. Sonsuza dek yalnız kalmaktan korkarız. Stoacıların yapacağı gibi kendimize şöyle söyleyebilir miyiz: “ Bana verdiği ne olursa teşekkür ederim; sahip olduğum her şey için bu büyük doğaya teşekkür ederim.

Ölümü bir felaket olarak görürüz, güzel zamanların sonu. Ama ölümün gerçekten doğanın bir parçası, bir fiziksel değişim süreci, kaçınılmaz bir dönüşüm olduğunu, değiştiremediğimiz, dolayısıyla da kabullenmemiz gereken bir şey olduğunu düşünebilseydik ne olurdu? O zaman, korkuyla ona sırtımızı çevirmek yerine, ona dosdoğru bakmamız, inkâr ederek ondan kaçmak yerine onu irdelememiz olacaktır. Marcus Aurelius’un ölüme bakışı da böyledir:

“Ölümden korkma, tersine onu sevinerek karşıla, çünkü ölüm de Doğandan gelir. Tıpkı, önce gençken giderek büyümemiz,gelişmemiz ve olgunluğa ulaşmamız, dişlerimizin çıkması,sakalımızın uzaması ve saçlarımızın beyazlaması, aklımızın ermeye başlaması, gebe kalmamız ve yeryüzüne yeni yaşamlar getirmemiz ve nihayet yaşamımızın farklı dönemlerinde olagelen tüm doğal süreçler gibi, ölüm de yaşamın bir parçasıdır. Düşünceli bir insan asla ölümü hafife almaz, ona karşı sabırsız olmaz ya da onu aşağılamaz, ancak yaşamın doğal süreçlerinden biri olduğunu bilerek onu bekler.”

 

Platon felsefenin, inhai insan deneyimi, yani ölüm için bir çalışma ve eğitim olduğunu söylemişti. Onun hocası Sokrates, en büyük kahramanlık ve yürekliliği, kendi ölümüyle yüzleşirken göstermişti ve o zaman şöyle söylemişti:

“ Filozofça doğru biçimde düşünerek hareket edenler, ölüm için eğitim alanlardır ve onlar, diğer herkesten üstün olarak, ölümden en az korkanlardır. “

Ölümü, vadesinin kaçınılmaz biçimde dolduğunu kabullenebilmek, Marcus Aurelius’a ölümü soğukkanlılıkla ve sükunetle karşılama ve yaşamını ölüm korkusu olmaksızın sürdürme becerisi kazandırdı.

Bölüm 6: Her Şer Değişiyor

 

Antik Yunan filozofları dünyaya baktığında ve onun çeşitliliğini ve varlıkların içinde bulunduğu apaçık karmaşayı gördüğünde, bütün bu farklılıklara birlik ya da düzen veren ilksel, en baştaki ilkenin en olduğunu aramaya koyuldu. Her şeyin kaynağı olabilecek evrensel bir varlık aradılar.

Tüm temel parçacıklarda bulunan, dolayısıyla her şeyin kendisinden oluştuğu öz olan enerji, evrensel kudrettir ve enerji sürekli devinimin belirgin görüngüsüdür. Herakleitos şunu da söylemiştir: “ Aynı nehre iki kez giremezsin “ çünkü ilkinde girmiş olduğunuz su, siz ikinci kez girerken çoktan akıp gitmiştir. Evrenin bütünü de bir andan diğerine asla aynı kalmaz. Bizler de sürekli bir değişim sürecine tabiyiz,bu değişimi en kadar kuvvetle engellemek istersek isteyelim, asla bir andan diğerine aynı kalmayız.

Değişim, Marcus Aurelius için değişmez bir tema idi:

“ Bir insan niçin değişimden korkar? Değişim olmasaydı, ne olup bitebilirdi ki? Avrensel Doğanın bu denli hoşuna giden ya da onun yapısına bu denli uyan, değişimden başka en olabilir?

Yaktığın odun değişim geçirmeseydi banyo yaptığın suyu ısıtabilir miydin? Yiyecekler değişim uğramasaydı, yemeğini midin? Ve eğer değişim olmasaydı, yaralı bir iş yapılabilir miydi?

Senin de tıpkı dunlar gibi değişmen gerektiğini ve bu değişimin evrensel Doğa için aynı derecede gerekli olduğu görmüyor musun?

7. Bölüm: Doğa ile Bir Bütün

Epiktetus şöyle der:

Sen bir insansın, insan ise, farklı görünümleri “ ya da yaşamın içindeki olayları “ akılcı biçimde kullanan ölümlü bir hayvandır. Akılcı ile ise, bütünüyle doğaya uygun olanı kastetmekteyim. Sahip olduğun tek şey akılcılık yetisidir. Onu süsle ve güzelleştir.

Marcus Aurelius için doğal olan, evrensel Doğanın düzen ve aklıyla uyumluluk demekti:

Bizim evrensel Doğamız, bütün varoluşa yayılmış olan Doğadır; ve şu an var olan her şeyin, gelecekte var olacak diğer bütün şeylerle akrabalığı vardı. Bu evrensel Doğaya doğruluk denir ve doğrulukların özgür yaratıcıdır.

Aklı kullanarak, doğaya uygun hareket edebilir ve kesintisiz uyum içinde bir yaşam sürebiliriz. Ancak akıl, hem iyi hem de kötü olabilir. Bir doğru akıl, bir de yanlış akıl vardır. Hangisinin doğru olduğunu nasıl bilebiliriz? Bunun da ötesinde, tam olarak doğa nedir?.

Atomun içinde kütlesel enerji bulunur, sürekli devinim durumundadır, aslına bakılırsa bu, Herakleitos’un varsaydığı enerjidir. Bu enerji, bizim kişisel özümüz ile evren arasındaki bağlantıdır. Bizler, atomlarımızdaki enerji ile birbirine bağlı, kendi kendine kaynaşan, kendini düzenleyen yaşayan sistemleriz. Marcus Aurelius bunu şöyle algılayabilmiştir:

Evren daima tek bir canlı varlık olarak düşün, tek bir bedeni ve tek bir ruhu olan; ve sonra bütün varlıkların nasıl bu tek canlı varlığın kozmik bilinciyle ilişki içinde olduğunu gözle.

Bundan başka, evrenin düzenli devinimleri sayesinde her şeyin nasıl hareket ettiğini ve her şeyin, içinde bulundukları ağın şaşırtıcı karmaşıklığı içinde incicik ipliklerini hiç durmadan dokuyarak, yeni varlıklar meydana getirmek için nasır elbirliğiyle çalıştığını da gözle.”

Doğanın tümü bu atomlardan oluşmaktadır, öyleyse Doğaya uydurmak için çabalamamıza gerek yok, çünkü bizim doğamız, bütün evreni kaplayan Doğa ile aynıdır. Bizim içimizde de, herhangi bir başka yaratık ya da nesnede olduğundan daha farklı davranmaz.

Doğa ile bir bütünüz; çünkü bir Doğayız .Kalplerimizin atmasını sağlayan enerji, güneşi ışıldatan enerji ile aynı. Doğa ile uyum içinde olmanın anlamı, onun nasıl işlediğini gözlemek ve ona uygun biçimde hareket etmek demektir.

8. Bölüm: Huzur Senin Elinde

Marcus Aureliu, Tanrı hakkında yazdığında, kimi zaman Zeus’u kasteder, kimi zaman ise evrenin kaynağı ve yaratıcısını.

Stoacılar için varolan her şey, bir var edenin işaretiydi. Var edenin kendisi gözle görülemese bil, eserleri aracılığıyla yansıttığı varlığı yadsınamazdı.

Marcus Aurelius için evren, sevilecek her şeyin ötesinde, tek, mükemmel bir uyumdu. O Tanrının evidir, hatta aslında Tanrındır. Marcus, Doğa’yı ve evrensel yasayı büyük bir istekle kabul ediyordu. Onun Tanrıya yaklaşımı, ibadet ve sevgi idi.

Marcus Aurelius, zihni ve bedeni üzerinde denetim kazanmak için akıl ve yargısını kullanarak, bütün yaşamını coşkuyla geçirmesini sağlayan içsel bir uyum ve sükunete ulaşmayı başardı..

MARCUS AURELİUS’UN RUHSAL ÖĞRETİLERİ

(YERYÜZÜNDE YAŞAMAK)

DOĞAYA KARŞI

Her yeni güne başlarken, kendine şunu anımsat:” Bugün yine , meraklı, nankör, kendini beğenmiş, hilekar, kıskanç ve bencil bir sürü ansan çıkacak karşıma. “ Onları bu duruma getiren, iyi ile kötüyü ayırt edemeyecek kadar cahil olmalarıdır.

Ama, iyinin doğasının ve onun ne kadar güzel olduğunun, köyünün ve onun ne kadar çirkin olduğunun bilincinde olan ben, kötülüğün kaynağı olan insanın içsel doğasıyla benim doğamın aslında aynı olduğunu biliyorum ( hepimiz kardeş olduğumuzdan değil, hepimiz aynı aklı ve aynı ruh parçasını paylaştığımız için ); öyleyse, alçaltıcı olan bir şeyi kimse bana zorla kabul ettiremeyeceğine göre, bu insanların da hiçbirinin bana zararı dokunamaz.

Kardeşime öfke duyamam ya da ondan nefret edemem. Çünkü, tıpkı bir insanın iki ayağı ya da iki eli gibi, gözkapakları ya da dişlerinin alt ve üst sıraları gibi, bizler de, birlikte uyum içinde yaşamak için yaratılmışızdır. Birbirimize karşı hareket etmek, Doğaya aykırıdır; öfkelenmek ve sırt çevirmek ise Doğaya karşı gelmektir.

--------

AMAÇ BELİRLEMEM

Dünyada olup bitenler seni çileden mi çıkarıyor? Yepyeni bir şey keşfetmek için kendine sakin bir zaman ayır ve bu koşturmacayı nasıl sona erdireceğini öğren. Ve başka bir hataya düşmemeye de dikkat et: Sürekli para kazanma uğruna kendi yaşamlarını yiyip bitiren, ama eylemlerinin ya da düşüncelerinin hepsini yönelteceği bir amacı olmayan budalalar gibi olma.

--------------

 VARLIĞIN NE İÇİN OLDUĞUNU GÖRMEK

Varlıklı olduğun için gururlanma ve yitip gitmesine daima hazırlıklı ol.

-------------

ZORLUKLARA GÖĞÜS GERMEK

 

Bir şeyi yapmak yalnızca sana zor geliyor diye bunun bir insan için olanaksız olduğunu düşünme. Eğer bir şey insan için olanaklıysa ve insan doğasına uygunsa, senin tarafından da yapılabileceğini inan

-------------

ÖFKEKİN ACIMASIZLIĞI

İnsanların, kendileri için hem yararlı hem de uygun gibi görüneni elde etmesini engellemek ne kadar da zalimcedir! Ve, bir anlamda bunu, onların yanlışlarına kızdığın zaman yaparsın.

Çünkü hiç kuşkun olmasın, insanlar kendileri için uygun ve kazançlı olacağına inandıkları şeylere yönelir. “ Ama bu yanlıştır. “

Öyleyse, bu denli öfke duymak yerine, onlara doğru olanı öğretmeli ve doğru yolu göstermelisin.

--------------

TOPLUMSAL BİRLİK

Toplumsal bir sistem içinde, onu tamamlayan bir unsur olduğuna göre, her eylemin, toplumsal yaşamın uyumuna katkıda bulunmalıdır. Doğrudan ya da dolaylı biçimde bu toplumsal hedefe uymayan her eylem, yaşamını aksatır ve senin bütünlüğünü bozar.

--------------

HOŞGÖRÜ

İnsanlar birbirleri için yaratılmıştır. Ya onlara doğru göster ya da onlara karşı anlayışlı ol.

--------------

ÖFKE VE GERİLİM

 

Birisinin hatasına öfkelendiğinde derhal kendine bak ve kendinin de nasıl hata yaptığını düşün; örneğin iyinin paraya ya da hazza ya da bir parça şöhrete olduğunu düşünmen gibi.

Bunun bilincine vardığında, özellikle de seni öfkelendiren kişinin gergin olduğunu ve yapabileceği pek başka bir olmadığını ayrımsadığında, öfkeni hemen unutursun. Ve eğer bir yolunu bulabilirsen, karşındaki insanın gerginliğini gidermelisin.

YAŞAM VE KADER 

Sana armağan edilen yaşama uyum sağla ve kaderin senin çevrene yerleştirdiği insanları samimiyetle sev.

------------------------

YARARSIZ SUÇLAMA

Eğer seçmek senin elindeyse, niçin bunu seçtin. Eğer seçim senin elinde değilse , o zaman neyi suçlayabilirsin ki?

-----------------------

 

KONUŞMAK VE OLMAK

İyi insanın nasıl olması gerektiğini anlatmayı bırak artık; anlattığın insan ol.

-----------------

 

GÖZLER RUHUN PENCERESİDİR

 

“Sana karşı dürüst olmaya karar verdim” diyen birisine kadar da boş ve yapmacıktır. Ne saçma! Bunu söylemeye hiç gerek yok ki. Niyetinin ne olduğu sanki alnında yazıyormuş gibi görünür ya da sesinin tonundan belli olur zaten. Bir insanın gözleri, onun karakterini hemen yansıtır, tıpkı sevilen birinin, sevgilisinin bakışlarından her şeyi okuması gibidir bu.

Samimiyet ve iyiliğin, eşi benzeri bulunmayan kokuları olmalı, öyle ki yaklaşan herkesin onları derhal algılamaktan başka seçeneği olmasın.

Sahte dürüstlük, gizlenmiş bir ustura gibidir. Hiçbir şey, bir kurdun sahte arkadaşlığı kadar tehlikeli olamaz, ve bundan uzak durmak gerekir.

İyi, samimi ve nazik insanlar karakterlerini, herkesin görebileceği biçimde yüzlerini yansıtır.

-----------------

SÖZLE DEĞİL , DAVRANIŞLA

 

Akılcı insanın iyiye ya da kötüye doğru değişmesi, düşündükleriyle değil davranışlarıyla olur. Öyleyse biz de bir insanın mükemmelliğini ve yanlışlarını onun düşüncelerine göre değil davranışlarına göre değerlendirmeliyiz.

------------------

 EN İYİ İNTİKAM

En iyi intikam, düşmanın gibi olmamaktır.

---------------------

BİLGE

Kendini kısıtlama gücünden seni yoksun bırakmak ve seni sen yapan her şeyin sana tabi olmasına meydan vermemek için, Doğa senin zihninle bedenini bütünüyle iç içe yaratmamıştır.

Bunu daima aklında tut ve bununla, mutlu bir yaşam sürmek için ne kadar az şeye gereksinimin olduğunu anımsa. Büyük bir mantıkçı ya da doğa bilimleri öğrencisi olmaktan umudu kestin diye, özgür olmaktan, alçakgönüllülükten, özveriden ve Tanrının isteğine uymaktan vazgeçme. Yüce bir bilge olmak, ancak kimsenin bunu anlamaması her zaman olasıdır.

-------------------------

AKIL VE ERDEM

Akılcı bir insanın yapısında, adalete ters düşen hiçbir erdem göremem; ama zevk düşkünlüğüne karşı bir erdem görürüm, bu da kendine hakimiyettir.

-------------------

BAĞLANTI NOKTALARI

Üç akrabalığın vardır: Birincisi seni çevreleyen bedenle olan yakınlığındır; ikincisi her şeyin kaynağı olan yaratıcı güç iledir; üçüncüsü ise seninle birlikte yaşayanlardır.

-------------------

 

GERÇEK BİLGİ

Daima dosdoğru giden yolu seç, çünkü dosdoğru giden yol, Doğa’nın yoludur; bu yüzden, söylediğin ve yaptığın her şeyi en güvenilir bilgiye dayanarak yap, çünkü böyle bir hedef seni endişeden ve gerilimden, bütün iddialardan ve diğer boş şeylerden arındıracaktır.

SINIRINI BİLMEK

Olanaksızı elde etmeye çabalamak çılgınlıktır; ama budalalar bunu her zaman dener. 

KÜLLER VE DUMAN

Egemen zihin nasıl yararlı olur? Çünkü ona bağlı olan her ve senin elinde olsun olmasın bunun dışındaki her şey, cansız küllerden ve dumandan ibarettir.

---------------

FEVRİ OLMAMAK

 

Eğer bir şey doğru değilse, yapma; eğer bir şey doğru değilse, söyleme. Fevri hareketlerine hâkim ol.

 

--------------- 

KENDİNİ KONTROL ETMEK

Fantezilerinden kurtul; arzunu kontrol et; doymak bilmez iştahını bastır; egemen kişiliğinin gücünü korumasını sağla.

-------------------

 

KUYU

İçini kaz; içinde iyilik çeşmesi var, sen sonsuza dek kazarsan, o da sonsuza dek akacaktır.

----------------------------

 

STOACI FELSEFE

Yalnızca doğru davranarak mutlu olabilirsin,doğru

Davranmak ise,kendi türünden olanlara karşı anlayışlı olmak; algılamandan kaynaklanan arzuları alt etmek; algıladığın dünya hakkında gerçekçi bir yargı oluşturmak, ve evrenin doğasını ve onun muhteşem işlerini incelemek demektir.

 

AKLIN BİLGİSİ

 

Her şeye hükmeden Evrensel Aklı, kendi özelliklerini, yarattıklarını ve üzerinde çalıştığı malzemeleri çok iyi tanır.

---------------

 

AKLIN YARATICI GÜCÜ

Evreni oluşturan cevher esnek ve itaatkardır; ona hükmeden akıl ise içinde kötülüğü doğuracak hiçbir eğilim taşımaz, çünkü kötü niyetli değirdir ve bu yüzden de hiçbir şeye kötülük yapamaz ve zarar veremez.

Eşte her şey bu ilkeye uygun olarak doğar,, gelişir ve mükemmelleşir.

------------------

ÇOK YÖNLÜ AKIL

Akılın yol gösterici ilkesi hem kendi kendini doğurur hem de kendi kendini yönetir. Yalnızca kendisini istediği herhangi bir biçimde var etmekle kalmaz, kendisine olan herhangi bir şeyi de; istediği herhangi bir biçime dönüştürebilir.

---------------

AKLI SORGULAMAK

Aklını sorgulamakta geç kalma ve onu komşununkiyle karşılaştır sonra da Evren ile kendi aklını sorgula ki, onu eksiksiz duruma getirebilesin; komşununki ile karşılaştır ki, komşunun aklının da aslında seninkiyle tıpatıp aynı akıl olduğunu anlayabilesin; bunu kavradığında , aklının cehaletle mi yoksa bilgiyle mi dolu olduğuna karar verebilirsin.

Ve Evreni aklıyla da kıyasla ki, kendi varlığının bütün içinde yalnızca bir zerre olduğunu anımsayabilesin.

---------------

GÖRÜŞ AÇISI

Şu birkaç gerçek dışında her şeyi boş ver ; yalnızca bulunduğumuz anda, şu kısacık zaman diliminde yaşabiliriz; yaşamımızın geri kalan kısmı ya sona ermiş ve çoktan toprağa gömülmüştür ya da henüz bir belirsizlik perdesi arkasında gizlidir. Sürdüğümüz yaşam kısa, yeryüzündeki köşemiz ise küçüktür.

Kendileri de kısa bir süre sonra ölecek insanların belleklerinde var olacak bir şöhret ne kadar da cılızdır; ve kendilerini bile bilmeyen, yüzyıllar önce ölmüş olanları ise hiç tanımayan insanların belleklerinde yaşamanın ne değeri olabilir ki?

--------------

ÂNI YAŞAMAK

Doğru olan yaptığın sürece, donmak ya da sıcaktan kavrulmak, yorgunluktan tükenmek ya da zindeliğini korumak,övülmek yada suçlanmak ve nihayet ölüyor olmak yada başka bir şey yapıyor olmak senin için birbirinden farksızdır.

Çünkü ölürken içinde bulunduğumuz eylem de ,yaşamlardaki eylemlerden biridir;öyleyse önemli olan,öldüğümüz sırada bile o anı en doğru biçimde değerlendirmektir.

Kendini bugün ölmüş olarak düşün,artık yaşamı sona ermiş birisi gibi;ve bunu aklında tutarak geriye kalan zamanını Doğa ile tam bir uyum içinde yaşayarak geçir.

----------------------- 

HER ŞEY BİR NEDENE BAĞLIDIR

Evrensel Doğa,evreni yaratırken ,içinde bir devinim hissetti.

Ve şu anda var olan her şeye,kaçınılmaz olarak bu devinim neden oldu.Eğer böyle olmasaydı.Evrenin egemen gücünün,kendi devinimini yönettiği asıl hedef bile nedenden yoksun kalırdı.

Bunu aklından çıkarmamak,belirsizlikleri soğukkanlılıkla göğüslemeni sağlar.

------------------------------

SIĞINAK

Olan bitenler seni rahatsız ettiğinde ve soğukkanlılığını yitirdiğinde,hemen kendine dön ve seni kızdıran olay bittikten sonra kızgınlığını daha fazla sürdürme;çünkü derinde yatan uyumuna ne kadar fazla sığınırsan kendine o kadar egemen olursun.

SEVGİ NESNELERİ

Başına gelenleri ve senin yazgında bulunanları yalnızca sev.Bundan daha uygun ne olabilir ?

 

ÖZKAN ARAS