|
|
|
|
Elbette sürekli sorular sormalıyız.
Bütün bilim sorguya dayanır.
W.
Pauli
Evrende
var olan her şey,
rastlantı
ve zorunluluk ürünüdür.
Demokritos
Cogito ergo sum.
Düşündüğü için var olduğunu kavrayan.
Descartes
Ego cogito
cogitatum.
Var olduğu için düşünen.
Husserl
Kendini beğenme kutsal hastalıktır
ve görme yanıltır insanı
Herakleitos Kuantum dünyasında gerçekten ne
olup bittiği, onu nasıl gözlemleye
karar verdiğimize bağlıdır.
Heinz Pagels
|
|
Yirminci yüzyılın başlarından
günümüze kadar, özellikle son elli yıl içinde, bilimdeki gelişmeleri izledik ve
sonuçlarından yararlandık. Bu gelişmeler içinde fizik alanındaki aşama bir
devrim niteliğindedir. Bu yeni bir çağın açılışı, yani klasik fiziğin bitip,
modern fizik kavramının oluşması çapında bir değişimdir.
Bu
elli yıl içinde, en önemli ve devrim niteliğinde olanlar, Özel ve Genel
Rölativite yasaları, Kuantum Mekaniği, Hologram ve Molöküler Biyoloji alanında
öne sürülen kuramlardır.
Kuantum
Fiziği ( Mekaniği ) benim yoğun ilgi alanım olmadığı için, konuyu felsefi
açıdan ele alıp, düşüncelerimi sizinle paylaşmak istiyorum. Kuantum olgusuna
daha farklı bir pencereden bakmakla, düşünce ufkumuzun genişlemesinin bizlere
yarar sağlayacağı kanısındayım.
Konunun
teknik yönü kadar felsefi yönünün de çok zor ve tartışmayı tetikliyecek
nitelikte olduğunun bilincindeyim. Bu nedenle konuya ünlü bir iki fizikçinin
kuantum mekaniği hakkındaki düşünceleriyle bu işin ne denli çetin bir ceviz
olduğunu vurgulamaya çalışacağım.
Bristol
üniversitesi fizik bölümünden Robert Gilmore'un Alis Kuantum Diyarında adlı
yapıtının önsözüne şu sözlerle başlıyor.
"
Yirminci yüzyılın ilk yarısında evren anlayışımız tümüyle alt üst oldu. Eski
klasik fizik kuramlarının yerini, dünyaya bakış açımızı değiştiren, kuantum
mekaniği aldı. Kuantum mekaniği, yalnız eski Newton'cu mekaniğin ortaya attığı
düşünceleri değil, sağduyumuzla da pek çok açıdan uyuşmazlık içindedir. Yine de
bu kuramların en şaşırtıcı yanı, fiziksel sistemlerin gözlenen davranışını
önceden haber vermedeki olağanüstü başarısıdır. Kuantum mekaniğinin bize saçma
geldiği anlar olabilir. Fakat doğanın izlediği yol budur. Biz de buna uymak
zorundayız."
İkinci
fizikçi Kaliforniya Teknoloji Enstitüsünden Prf. Rıchard Feynman. Feynman
kuantum mekaniği ile ilgili öğrencilere verdiği bir konferansta, konuya şu
espiri ile başlıyor.
"
Fizik yasalarının özelliklerini bilmek istiyorsanız, bu özel konunun
anlatılması zorunludur.
Bu
zor olacak. Ancak gerçekte bu zorluk psikolojik. Kendinize sürekli " ama
bu nasıl olabilir " diye sormanızın yarattığı sıkıntıdan kaynaklanır.
Sorduğunuz her soru, onu anlaşılmış bir şeyler cinsinden görmek arzusunun dışa
vurumudur. Onu alışılmış bir şeye benzeterek açıklayacak değilim. Yalnızca
açıklayacağım.
Bir
zamanlar gazetelerde " Görecelik " teorisinin sadece oniki kişi
tarafından anlaşıldığı yazılmıştı. Hiçbir zaman öyle bir dönem olduğunu
sanmıyorum. Onu yalnız tek bir kişinin anladığı bir dönem olabilir, çünkü, daha
kaleme almadan önce bu teoriyi fark eden kişiydi o. Ancak onun çalışmalarını
okuyan birçok kişi Görecelik teorisini şu veya bu şekilde anladı. Buna karşın,
kuantun mekaniğini kimsenin anlamadığını rahatlıkla söyleyebilirim. Bu
nedenle, anlatacaklarımı gerçekten anlamanız gerektiğini düşünerek dersi
ciddiye almayın; Gevşeyin ve keyfini çıkarın. "
Bu
örnekleri çoğaltabiliriz. Beni yüreklendiren temel düşünce, kuramsal bilimlerin
bir yerde felsefe ile iç içe oluşudur. Çünkü felsefi düşünce, bilimsel tezleri
yaratır, deney ise kanıtlar. Felsefe yine de bununla yetinmeyip konuyu sürekli
irdeler. Hiçbir şeyi kesin ve son olarak kabul etmez. ( Bu kuşkuculuk
Descartes Mantığıyla karıştırılmamalıdır. ) Bu görüş aynı zamanda bilimin
temelidir ve buna bilim felsefisi diyoruz.
Kuantum
Mekaniğinin öyküsü kısaca şöyle gelişti. 1900 yılında kuantum teoremini ilk
ileri süren Max Planck'dır. Eintein 1905 yılında fotoelektriksel etki konusunu ileri
sürdü. Bu konuda Planck'ın kuantum önermesinden yararlandı ve ışığın
parçacıklara bölündüğünü savundu. Halbuki Planck başta olmak üzere tüm
fizikçiler ışığın dalga biçiminde düşünüyorlardı. Sonuçta ışık kuantaları
düşüncesini kullanarak fotoelektriksel etkiyi tamamlayan bir denklem kurdu.
Daha sonra gelişmeler sonucu FOTON kavramı kabul gördü. İşin ilginç yanı,
Einstein, Nobel ödülünü Görecelik Kuramıyla değil, ışık kuantasını önermesi
sonucu aldı.
Işık
teorisini çok daha gerilerden aldığımızda, ilk önceleri ışığın yağmur gibi,
tüfekten atılan mermi gibi, bir parçacıklar, tanecikler sağanağına benzer
şekilde davrandığı varsayılıyordu. Daha ileri araştırmalar sonucu bunun doğru
olmadığı, ışığın gerçekte dalga gibi, örneğin sudaki dalgalar gibi davrandığı
ortaya çıktı. Sonra 20. Yüzyılda, ışığın bir çok yönden gerçekten parçacıklar
gibi davrandığı izlenimini uyandırdı. Fotoelektriksel etkilerle bu parçacıklar
sayılabiliyordu. Şimdi onlara foton diyoruz.
Zaman
geçtikçe elektronların nasıl davrandıkları konusunda giderek artan bir
şaşkınlık başgösterdi. Dalga mı? Parçacık mı?, Parçacık mı?, Dalga mı?. Eldeki
veriler ikisine de benzediklerine işaret ediyordu. Gittikçe artan kargaşada,
1925-26 yıllarında kuantum mekaniği için doğru denklemlerin bulunmasıyla çözüme
kavuşuldu.
Hepimizin
bildiği gibi atom sözcüğü Yunanca atomos " kesilemeyen " sözcüğünden
gelmektedir. Bir çekirdek ve etrafında dönen elektronlardan oluşmaktadır.
Çekirdekte ise proton ve nötron yer alır. Proton artı elektrik yüklüdür. Nötronun
ise elektrik yükü yoktur. Elektron ise eksi elektrik yüklüdür. Proton Yunanca
"ilk" anlamındadır. Işık elektromanyetik bir olaydır ve foton
şeklinde kuantize olmuştur. Fotonlar tüm elektromanyetik etkileşmenin "
taşıyıcısı " olarak davranırlar. Son yıllarda bulunan bir parçacık da PİON
dur.
Çekirdek
fiziği atomltı parçacıklarını araştırır. Yeni bulunan bir parçacık da
kütlesinin proton ve nötron arasında olması nedeniyle, Yunanca orta anlamına
gelen " Mezon " denildi. Lepton "zayıf", Hadron "güçlü"
, Baryon " ağır" adlarını Yunanca'dan almaktadırlar. Bu gün için 100
ün üzerinde atomaltı parçacığı bilinmektedir.
Birçok
parçacığın ömrü o kadar kısadır ki, onları görebilmek için İsviçre'deki CERN
gibi hızlandırıcı tünellerde, hız verilip ömürleri uzatılarak görülebilmekte ve
filmleri çekilebilmektedir. 1970 yılına kadar bilinen ve ömürleri 10 üstü
-20 saniyeden uzun olan 22 temel parçacık saptanmıştır.
Şunu da hatırlamak gerekir
ki, atom kavramı yeni çağların doğa bilimlerinden çok daha eskidir. Kökleri
Antikçağ doğa felsefesine uzanan Leukippos ve Demokritos tarafından öğretilen
maddeciliğin temel kavramıydı. Yine M.Ö.600 lü yıllarda Hint'li bilge Buda'nın,
atom kavramı üzerine çok doğru ve
geniş bir bilgi birikimiyle
karşılaşıyoruz.
Yine
günümüze döndüğümüzde, Rutherford'un deneyleri, atomların sert ve parçalanmaz
olmadıklarını, tersine içlerinde küçük parçacıkların hareket ettiği büyük
boşluklardan meydana geldiğini göstermektedir.
Buna
göre atomaltı öğeler, ikili bir görünüme sahip, soyut varlıklar gibidir, onları
bazen parçacık bazen de dalga biçiminde
algılamaktayız.
Einstein,
ışığın ve genelde elektromanyetik ışınımın yalnızca elektromanyetik dalgalar
halinde değil aynı zamanda kuantalar olarak da ortaya çıkabileceğini savunmuşur.
Bunun
sonucu olarak, atomaltı düzeylere inildikçe tam olarak belirli bir kesinliğe
sahip olunamadığı görülüyor. Yani atomaltı bir fenomenin nasıl
gerçekleştiğini hiçbir zaman önceden belirli bir kesinlikte bilemeyiz.
Heisenberg'in
" Böylece modern fiziğin vardığı sonuçlar bizleri gerçeklik, uzay, zaman
gibi temel kavramları yeniden tartışmaya zorladığından, modern düşünce tarzına
böylesine yakınlaşma ve uyma çabası, bizleri sonuçlarını önceden
kestiremeyeceğimiz yepyeni düşün aşamalarına götürebilir." Yaklaşımı
düşünce ufkumuzu açıp derinleştirmekte ve aynı zamanda bizleri yüreklendirmektedir.
Yine
Heisenberg'e göre " Gerçeklik hakkındaki tasarılarımızın, en güçlü, en
yoğun değişikliklere uğradığı alan kuantum teorisi alanıdır.
Kuantum mekaniğinin,
belirsizlik ilkesi, Newton mekaniğini, dolayısıyla 19.yüzyıl bilim ve
felsefesini temelinden sarsmaya başladığını görüyoruz. 19. Yüzyılın düşünceleri
bilim ve felsefede büyük atılımlar yaratan düşünceler ileri sürerken bile
uygurlıkları mekanik prensipler nedeniyle " Determinist " bir görüş
sahibidir.
Doğanın
ve kendi yaşamımızın geçmişten geleceğe tamamen önceden belirlenmiş olduğunu
kabul eden bir dünya görüşü olan determinizmin, belirsiz bir dünyada belirlilik
gereksinimini yaratır, klasik fiziğin de bunu desteklediğini görüyoruz.
Max
Planck " En keskin bilimsel araştırmalar bile hayal gücümüzün yaratıcı
yeteneği olmaksızın bir adım ileri gidemez. Bir insan " Nedensellik
Yasasına " aykırı şeyler üzerine bir kez olsun kafa yormazsa, onun
uğraştığı bilimden bir zerrecik olsun yeni bir düşünce beklemek
boşunadır." Der.
Planck,
rasyonalistler için de şu yaklaşımları dile getiriyor. " Rasyonalistler
en yukarıda, kendilerine mutlak görünen bir dayanağa, tanrıya başvurdular ve
kendilerini ilgilendiren ana sorunlara buradan, tanrının kendisine
yakıştırdıkları özelliklerden yola çıkmakla yanıt aradılar. Başka bir deyişle,
her felsefe sisteminde, sistemin yaratıcısında özel bir dünya görüşü
yansıyordu.
Kuanta
teorisinin Kopenhag yorumuna bazı fizikçilerin karşı çıktığını biliyoruz.
Bunların en ünlüleri Einstein ve
Schrödinger'dir,
Belirsizlik
kuramıyla, determinist görüşün atomaltı fiziğinde geçersiz olduğu
kanıtlanırken, bunun doğal sonucu olarak bir çok değer yargısı ile birlikte,
kuramın temelinden sarsıldığını
görüyoruz. Öyle ki, bunun kolayca kabullenilebilecek şey olmadığı başta
Einstein olmak üzere din, felsefe ve bilim tarafından dirençle karşılanmış ve
hala karşılanmaktadır. Einstein , olayların kapsamlı bir tanımının yapılması
için yeterli belirleyici yanlarını tamamen olanaksız olduğunu görüşünü kabul
etmiyordu. "Sevgili tanrı zar atmaz" cümlesi bu tartışmalarda
ondan duyulan cümleydi.
Yakın
dostu Paul Ehrefest, Einstein'a bir gün dayanamayarak şunları söyler. "
Einstein, senin adına utanıyorum. Çünkü yeni kuantum teorisine senin
karşıtlarının görecelik kuramına karşı ortaya koydukları kanıtlarla karşılık
veriyorsun. " Ama Eintein, kuantum teorisi fiziğin önemli bir dalı
olduğunda bile görüşünü değiştirmedi.
Her
şeye karşın Einstein'in şu düşüncesini de paylaşmak ona karşı bir şükran borcu
olacaktır.
"
İnsanın kendisi, doğasından gelen sınırlamalar ve yetersizlikleri olan
kimliğinden özgür hissettiği anlar vardır. Böyle anlarda, küçük bir gezegenin bir
noktasında, ebedi, anlaşılmaz olanın soğuk ama derinden etkileyici güzelliğine,
hayretler içinde bakarak durduğunu hayal eder; yaşam ve ölüm içine akar ve ne
evrim ne de kader yoktur, yalnızca var olmak vardır."
Şimdi
bu kuramların maddeye getirdiği yeni bakış açılarına bakalım.
Wıllıam
Crookes, içinde çok az bir gaz bulunan cam borudan elektrik akımı geçirerek bilimsel bir deney yaparken,
elektrotların bir ucu olan Katot'tan bazı ışınlar çıkıyor ve karşısına gelen
cama çarparak flüoresan bir ışık yolu meydana getiriyordu. Bu cam boruya bir
mıknatıs yaklaştırılınca, katot'tan
çıkan ışın demetlerinin saptığını gördü. O güne kadar katı, sıvı ve gaz
olarak bilinen maddenin yepyeni bir durumu ortaya çıktı. Bu duruma RADİON adı
verildi.
Bu basit
sonuç, bilimdeki akıl almaz sıçramaların başlangıcı olacaktır.
Röntgen
bu yoldan hareketle adıyla anılan filmi bulmuştur. 1911 yılında Rutherford,
atom çekirdeğini bonbardıman etmesiyle, atomun bir yapıdan başka bir yapıya
dönüştüğünü kanıtlarken, bu gerçek aynı zamanda Mendelyeff'in ünlü atom
ağırlıklarına göre sıralanan cetvelini de geçersiz kılmıştır. Aynı prensipten
yola çıkan Curie'ler radyoaktif elementler olan Polonyum ve Radyumu buldular.
Bu elementlerin yaydığı alfa-bata-gama ışınlarının yanında, böyle bir enerji
halinde bir gaz yani RADON yayıldığı görüldü. Radyumdan yayılan bu radonlar
için Rutherford şöyle diyordu. " Radyoaktivite, atomların ölümü
demektir. Radyumun atomları ölüyor ve bu atomların cesetlerinden RADON atomları
doğuyor"
1935
yılında Einstein, Podolski ve Rosen paradoksuyla kuntum mekaniğinin gizemi
simgeleştirildi. Uzun zaman sonra 1982yılında Richard Feynman sistemlerinin
işlemleme-hesaplamada kullanılabileceğini öne sürdü. 1985 yılında Davit
Deutsch, evrensel kuantum bilgisayarı tanımladı ve kuantum kuramının buna
olanak verebileceğini ortaya koydu. Son yıllardaki çalışmalarla bir adım daha
ileri gittik, kuantum hesaplaması iyice anlaşılır hale geldi. Ancak, bugün
temelde nasıl yapılacağı bilinmesine karşın, kuantum bilgisayarını gözle görmek
için henüz daha erken.
Konunun
başında da belirtildiği gibi, zor olan bu değişimlerin düşünce kalıplarımıza
etkileridir. Dogma dediğimiz ve insanının gelişmesini engelleyen bu çemberi
kırmak ve küçüklüğümüzden bu yana beynimize işlemiş soyut kavramlardan
kurtulmak çok zor. Bu saplantı bilim adamları için bile geçerli. Bertnant
Russell, buna " AYDIN KÖRLÜĞÜ " diyor.
Binlerce
yıldır, evren-insan-tanrı konularındaki çeşitli inançların, dinler ve mitoslar
kanalıyla beynimize kazınması, belki de insanlığın en trajik yönüdür. Eski
Mısır, Sümer, Hint, İyon ve Yunan düşünürleri, zaman akışı içinde bireyi,
dolayısıyla toplumları derinden etkilemiştir. Bu gün bile bu düşüncelerin
artıklarıyla dopdoluyuz. İnsanın doğası yeniden olandan, bilinmeyenden korku
yönüne (güvence açısından) programlanmıştır. Belirli bir eğitim almış birisi
için bu mazeret geçerli olamaz.
Planck'a göre,Yeniçağ felsefesinin çoğu kez
babası diye anılan Rene Descartes'da tanrı, doğanın akıl-ruhun tüm yasalarını
kendi özgür iradesiyle yaratmıştı ve bu yaratıştaki amaç öylesine yüce ve
uluydu ki, insan düşüncesinin onu tüm kapsam ve anlayışla kavraması
olanaksızdı. Böyle olunca Descartes sisteminde mucizeye de yer vardı,esrarengiz
olaylara da.
Baruch
Sipinoz'nın tanrısı ise buna tam karşıt olarak uyuşum ve düzen sağlayan bir
tanrıdır. Evrensel fenomene öylesine müdahale eder ki, genel nedensellik bağımı
ve yasası bile tanrısal bir niteliktir. Böyle olunca Spinoza'nın evreninde ne
rastlantı vardır ne mucizeye.
Leibniz'in
tanrısı ise tüm evreni kendi yüce bilgeliğine yakışan bir ön plana göre bir
bütün olarak korur. Teker teker her nesneye kendi özel etkinliğinin yasalarını
daha baştan ve bir defasında aşılar. Böylece her şey öbür şeylerden bağımsız
olarak ve kendi niteliklerine göre davranarak gelişir.
Buraya
kadar değindiğimiz oldukça safdil akılcılık karşısında İngiltere'den Emprist
adı altında daha kuşkucu veya eleştirel davranan bir akım başlayınca, önemli
bir ilerleme elde edildi. Bu akımın temel öğretisi, ruhumuzun doğduğu anda
bomboş bir yazı tahtası gibidir. Onu işaretlerle dolduran şey sadece
deneylerimizdir.
Planc
konuyu şöyle noktalıyor. " Görüldüğü gibi ne kadar filozof varsa o kadar
teori var. Böyle olunca da bir adım ileri gitmemize olanak kalmıyor.
Yine
Planck'a göre. Bir insanın kimi davranışları ilk bakışta hiç nedensiz,
esrarengiz veya keyfi ya da kapris gibi gözükse bile, daha yakından
incelendiğinde, bunların çoğu zaman koşullanmış davranışlar olduğu,
nedenlerinin insanın karakter yapısında, o andaki duygusal durumunda ya da
çevresinin özel koşullarında yattığını görürüz.
Geride
kalan durumlar için de pekala diyebiliriz ki nedenler bulmakta güçlük
çekiyorsak, bu güçlük herhangi bir gerekçenin olmadığından değil, tam tersine
durumun ayrıntılarına özgü bilgilerimizin noksanlığından ileri gelmektedir.
Her
davranış, yalnız ardındaki gerekçe tarafından nedensel olarak koşullanmakla
kalmıyor, aynı zamanda kendisi de daha sonraki bir davranışın gerekçesi oluyor.
Gerekçe ve davranışların birbirini ard arda etkilemelerinden böylece sonsuz bir
zincir meydana geliyor. Manevi yaşantımızdaki bu zincirin her halkası, hem bir
önceki hem de bir sonraki halkayla kesin nedensel bir bağlam içinde yer alıyor.
( Hint düşüncesindeki KARMA anlayışı)
Peki
dünyada kimse nedensellik ilişkisi diye bir ilişkiyi kavrayacak durumda
olmadıktan sonra, bu tür ilişkilerden söz etmenin ne anlamı olabilir sonucu
akla gelebilir. İşte nedenselliğin gerçek niteliği de özellikle burada su
yüzüne çıkıyor. Evet, bu tür ilişkilerden söz etmenin anlamı vardır. Çünkü
yukarıda belirttiğimiz gibi nedensellik transandantaldır, araştırmacının
zihinsel yapısına bağımlı değildir. İnsanoğlunun bu dönemdeki zihninin en üstün
zihin olmayıp, başka bir dönemde ya da başka bir yerdeki yaratıklar bizden çok
daha gelişmiş bir zihne sahip olabilirler.
Sonuç
olarak diyebiliriz ki, günümüzün bilimsel bulguları ışığında tüm galeksilerin
büyük bir hızla birbirinden uzaklaştığını ışık tayflarından biliyoruz.
Genişleyen evrenle birlikte galeksilerdeki
bir çok yıldız yakıtını bitirip, kütlesine göre ya patlamakta ya da cüce
yıldıza dönüşmektedir. Patlayan yıldızların tozundan da yeni yıldızlar
oluşmaktadır. Habıl teleskopunun dünyaya gönderdiği görüntüler bunu kanıtlıyor.
Bu bir
anlamda evrenin bir akış, değişim ve dönüşüm içinde olduğunun kanıtı
olmaktadır. Hiçbir şey sonsuza kadar aynı kalamayacağı gibi, nasıl bir gelişme
göstereceğini de bilemiyoruz belki de hiçbir zaman bilemeyeceğiz. İnsanın
uzay-zaman içindeki yaşam süreci tıpkı bir kısım atomaltı parçacıklarının ömrü
kadar 10 üstü -20 saniye. Belki daha da az, çünkü bundan daha kısa ömürlü
parçacıklar da var.
Bu
nedenle, evren, nedensellik ve varoluş hakkında düşüncelerimizin değişebileceği
gerçeğini unutmamak ve unutturmamak zorundayız.
İnsan
için bir çok ölüm tarzı vardır. Birincisi biyolojik ölümdür. İkincisi
saplantılar nedeniyle düşünmemekten doğan
(düşünce) ölümüdür. Üçüncüsü ise hem ölüm hem ölümsüzlüktür, dostlarının belleğinden
silinen gerçekten o zaman ölür. Ölümsüzlükse insanlığa kazandırdığı eserlerle
oluşur. O nedenle Hermes-Tot 4600 yıl önce " İnsanlar ölümlü tanrılar,
tanrılar da ölümsüz insanlardır. Bunlardan birisi olmak elinizdedir"
demekle, düşüncesinin de ölümsüzlüğünü kanıtlıyor.
Heinz
Pagels'in şu sözleri kanımca konuya yeterince açıklık getirip sonuca
bağlamaktadır
"
Doğa kusur konusunda hiçbir şey bilmez. Kusur, doğanın insan tarafından
kavranışıdır. Biz doğanın bir parçası olduğumuz ölçüde, biz de mükemmeliz,
mükemmel olmayan şey insanlığımızdır. Kusursuzluk ve hata konusundaki
kapasitemiz nedeniyle biz özgür yaratıklarız, hiçbir taş ya da hayvanın zevkine
varamayacağı bir özgürlüktür bu. Hata olasılığı ve kuantum teorisinin ifade
ettiği GERÇEK BİLİNEMEZLİK OLMADAN İNSAN ÖZGÜRLÜĞÜ ANLAMSIZLAŞIR.
ZAR
ATAN TANRI BİZİ ÖZGÜR KILMIŞTIR.
1.Ekim. 2001
ÖZKAN ARAS
![]()
Kaynakça :
Fizik ve Felsefe W.
Heisenberğ Özel 1999
Parça ve bütün W.
Heisenberg Düzlem 1990
Alis Kuantum Diyarında R. Gilmore Güncel 2000
Fizik Yasaları Üzerine R.
Feynman Tübitaf 1995
Kozmik Kod I.II H.Pagels Sarmal 1990
Beşinci Boyut T.Akman Karacan 1981
Maddenin Son Yapı Taşları G. Hoopt Tubitak 2000
Modern Doğa Anlayışı ve Kuantum M.Planck Spartakus 1996
Bilim Teknik Ağustos 2001-09-26
|
|