![]() |
K O N U Ş M A K
|
Nedense susmamız öğütlenir ve bunun için özdeyişler türetilir de, nasıl konuşacağımız öğretilmez?
“Başlangıçta söz vardı. Yuhanna- İncil.
|
Bir toyu toylamak gerek Bir soyu sollamak gerek Bir sözü söylemek gerek Melekler de bilmez ola.
Yunus
|
|
Söz ola kese savaşı Söz ola kestire başı Söz ola ağ ulu aşı Yağ ile bal ede bir söz Yunus Dış yüzüne o sızar içinde ne var ise Yunus
|
İNSANOĞLU DİLİNİN ALTINA GİZLİDİR
MEVLANA
İçtenlikle diyebilirimdi, konuşmak üzerine bir konuşma yapmanın bu kadar zor olabileceğini düşünememiştim.
Bu konuyu araştırırken, konuşmanın neden horlandığını, neden tehlikeli ve sevimsiz olduğunu, neden yasaklandığının yanında, konuşmanın bir takım sesler çıkararak, kulağa gelmiş kalıplaşmış sözcük ve tümceleri söylemek olmadığını, çok yönlü bilgi, eğitim ve disiplin gerektirdiğini ve bu öğretinin MÖ. 5 yüzyıldan bu yana, bir sanat olarak süregeldiğini çok daha kapsamlı olarak öğrendim.
“ Hayat cesurlarındır “ özdeyişinden güç alarak, bilgimi artırıp, cesaretimi koruyarak yola koyuldum. Çünkü konu açımlandıkça gördümki, konuşma dilinin yanında “Beden’in dili de konuşmalarımızda önemli bir etken.
Ayrıca yetkin bir konuşma için, teknik olarak gerekli olan bilgi birikimi, fonetik ve diksiyon bilgileri, tek başına yeterli değil. Konuşmanın psikolojik yapısını ortaya koyan yüz ifadesi, duruş ve el kol hareketleri de önemli rol oynamaktadır. En önemlisi ise bu bilgilerle yüklenmiş bir konuşmanın “ yerinde, zamanında ve gerektiği kadar “ olmasıdır. Bu üçlü, konuşmayı yetkin kılar. Bu nedenle diyebilirizki, kurallara uygun konuşmak hiç de kolay bir şey değil. Kanımca suskunluğumuzun temelinde yatan önemli etkenlerden biri de bu zorluklardır.
İnsanın konuşması, yani düşüncelerini sesli olarak dile getirmesi karşısında, bir çok engelin olduğunu biliyoruz. Bunları açılayabilmek için, şu sorulara yanıt arayarak konuyu biçimlendirip derinleştirebiliriz.
Neden konuşturulmuyoruz ?
Neden konuşmuyoruz ?
Neden konuşamıyoruz ?
Nasıl etkili ve güzel konuşabiliriz ?
Bu sorulara kısa ve özlü yanıtlar aramaya çalışarak, “Etkili ve güzel konuşma sanatı “ denilen retorikle konuyu bağlamaya çalışacağım.
Konu çok kapsamlı, fakat bu konuda genelde yeterli bilgi sahibi olmadığımız da bir gerçek. Bunlara karşın, zaman olgusu da önemli. Böylesine bir konuyu kısa, özlü ve anlaşılabilir olarak sunmak, dil ve söz ustasını bile zorlar.
Dinleyen insanların 20 dakika sonra dikkatleri dağılır denmektedir. Genel kabul gördüğü için, ilk bakışta bu sav doğru görünür. Kanımca bu sav dikkate değmeyen bir konuşma için geçerlidir. Dikkate değmeyen bir konuşmada bilinçaltımız, bizi ya uyutur, ya da başka düşüncelere yöneltir. Sonuçta nezaketen dinliyor görünürken, bedenimiz orada, düşüncelerimiz ise yüzlerce kilometre ötelerde olur. Sonuçta diyebilirizki dikkate değmeyen bir konuşmada, dikkat aramak yersizdir. Ve zaman rölatiftir.
Konuşmalardaki zaman kavramını espirili bir tarzda vurgulayan yaşanmış bir olayı sizlerle paylaşmak istiyorum.
“ Ankara Hilton’da ilaç sorunlarıyla ilgili bir toplantı uzayınca, bir an geldi konuklar biraz sonra yan salonda yiyecekleri yemekten başka bir şey düşünemez hale geldiler. Ve işte o sırada, son konuşmacı olarak Prof. Ningur Noyanalpan kürsüye geldi. Konukların “ uzatırsa yandık” diyen bakışları altında Noyanalpan dediki, “Değerli konuklar... iyi bir konuşma mini eteğe benzer. İyi bir konuşma önemli noktaları kapsayacak kadar uzun, ayrıntıları dışarıda bırakacak kısa olmalıdır.” Ve konuşmayı bir kaç dakikaya sığdırarak salondan büyük bir alkış aldı.”
Dinleme süreci ve kısa, öz espirisini göz önünde tutarak soruların yanıtlarına dönelim.
Neden konuşturulmuyoruz? İnsan, toplayıcılık, avcılık aşamalarından sonra, tarımla yerleşik düzene geçti. Bunun sonucu olarak, ailelerin bir araya gelmesi ile kabileler, boylar ve uluslar oluştu. Bu oluşumlar, yöneten ve yönetilen olgusunu da zorunlu olarak ortaya çıkardı. İlk başta hayvanlarda, güçlü olanın sürü başı olduğu gibi, kabilenin güçlüsü baş oldu. Bir araya gelişin verdiği güç birliği ve korunma güvencesinin bir bedeli vardı. O da kişisel bir takım özgürlüklerin yitirilmesiydi.
Zamanın akışı içinde topluluklar genişleyip geliştikçe, bir çok yönetim biçimi oluştu. Toplumun geleceği için, halkın yönetime itaati vazgeçilmez bir ilke olarak yerleşti. Bunun yanında, adaletsiz ve beceriksiz yönetimlere karşıt her düşünce ve eylem, topluluğun güvencesi adına bastırıldı. Binlerce yıl bu durum sürüp gitti ve gitmekte. Düşünen ve düşündüğünü açıklayan değil, susan insanlar korundu ve ödüllendirildi. Böylece, düşünen, konuşan, iyiyi ve gerçeği arayanlar, acımasızca ya yok edildi, ya da sindirildi. Sonuçta düşünce ve ifade yeteneği körleşmiş, yılgın ve korkaklar topluluklarda çoğunluğu oluşturdu. Hatta Manastırlarda yaşayan ve “ Hiç konuşmayan” tarikatlar türedi.
Yönetimin nimetlerine sığınmış sözüm ona bilgeler, susmanın erdemini yücelten binlerce özdeyiş türettiler. Bu yönetimlerin tüm kurumları da, yetişen gençliği istenilen biçimde yoğurdu. Düşünebilenler de, konuşanların başına gelenleri görüp işittikçe, susmanın güvenli kovuğuna çekilip, “etliye sütlüye karışmadan” “ onlara dokunmayan yılana bin yaşa “ diyerek göçüp gittiler. Fakat, korku ve onun doğurduğu suskunluk genlerine kadar işledi. Kendinden sonra da yaşayacak çocuk ve torunlarına, farkına varmadan miras olarak suskunluğu bıraktılar.
Her şeye karşın insan olmanın onur ve sorumluluğunu taşıyan binlerce insan, yaşamı pahasına sesini yükseltti. Sokrates ünlü savunmasında, şunları söylüyordu yargıçlar önünde.” Atina’lılar siz yaşamaya , bense ölüme gidiyorum. Acaba hangisi daha iyi “. Galile Galileo da, susması karşılığında yaşamı bağışlandıktan sonra bile “ Yine de dönüyor “ demekten kendini alıkoyamamıştır. Giordano Bruno da yaşamına karşılık, bilimi lanetlemedi ve 17 Şubat 1600 tarihinde , Çiçekçiler Meydanında diri diri yakıldı. Şimdi o meydanda onun yontusu, dogma’nın utancını simgelemektedir. Nesimi, Hallac-ı Mansur, Muhiddin-i Arabi, Şeyh Bedrettinler, hep düşündüklerini dile getirdikleri, yani konuştukları için öldürüldüklerini biliyoruz. Bu öncülerin yaktıkları ışık Fransız aydınlanmasının önde gelenlerinden Voltaire’e şu sözleri söyletiyordu. “ Senin düşüncelerine katılmıyorum. Fakat bu düşünceleri açıklama özgürlüğün için, gerekirse yaşamımı verebilirim.”
Konuşturulmadığımızın ikinci önemli nedeni de, dinsel etkenler. Bir çok kutsal kitaptaki “ Başlangıçta söz vardı “ ve Tanrının insanı kendi sureti üzre yarattığı “ ifadeleri, İnsan ve sözün kutsallığını ve önemini dinsel açıdan ortaya koymaktadır. Tanrı “ KELAM ‘ dır SÖZ ‘ dür. O nedenle tasavvuf da “ Söyleyene değil, söyletene bak “ derler. İlk bakışta şu soru akla geliyor. Neden konuşmak bu kadar horlanıp da susmak yüceltiliyor?
İnsan, düşünme yetisine ulaştığı günden bu yana , önce kendisinin varoluş nedenine , yaşamın anlamına, ölüme, dünyasına ve çevresini saran gökyüzünün sayısız ışıklı cisimlerine bir anlam vermeye çalışmış ve bu gün de bir anlam vermeye çalışmaktadır. Sonuçta ben neyim ? Nereden geldim ? nereye gidiyorum arayışları, dinlerin oluşmasına temel etkenlerdir. Dinler tarihini incelediğimizde bu oluşumu izleyebiliriz.
Din yorumcularının, bu konuları içeren sorulara verdikleri yanıtlar tartışılamaz ve yorumlanamaz ilkesini taşır. Bu tutumu daha çok Sami dinlerinde görüyoruz. Hint inançlarında ise sorunların yanıtı, soruyu soranın özündedir. Özüne inebildiği oranda yanıtları bulabilir. Sami dinlerindeyse din kitaplarındaki buyruklara ve din adamlarının yorumlarına, bir soru ya da düşünce ileri sürülemez. Susup iman etmek tek yoldur. Bunun dışına çıkanlar ise susturulur, hem de Tanrı ve din adına sonsuza kadar, tanrıtanımaz, dinsiz ve kafir suçlamalarıyla. Susanlarsa bilgelik, ermişlik ya da en azından olgunlukla ödüllendirilirler. Bu durumu da en güzel vurgulayan “ Susana zarar gelmez “ özdeyişidir.
Bu nedenle, insanları kolay ve sorunsuz olarak yönlendirmenin ve yönetebilmenin en kestirme yollarından biri de, o dinin buyruklarındaki iman bağlamından yararlanmaktır. Bu inançların önde gelen bireyleri, soran insan değil, susan, iman eden insanı bilgelikle onurlandırırlar. Halbuki soru sormak, düşünebilmenin göstergesi ve niteliğidir. Bu nitelik, baskı ve yanlış bilgilendirilmekle körleştiğinde, insan bir sürü teki durumuna düşer ki bu da onu insan görünümünde bir yaratığa dönüştürür.
Sonuç olarak bizleri düşündüren şu soru ortaya çıkıyor. Din kitaplarının çoğunda vurgulanan “ sözün kutsallığı “ nasıl oluyor da, din adamlarınca bilinmezliğe getirilerek, susmanın erdem ve bilgeliği savunuluyor. Bu soruların yanıtını sizlere bırakıyorum.
Günümüzde bile bizi suskunluğa tutsak eden bu iki temel ana nedenin, demokratik ve laik düzen aşamasına geçen ülkelerde bile, hala varlığını az da olsa sürdürdüğünü üzülerek gözlemliyoruz. Buna karşın çağdaş eğitimciler artık söyleneni ya da öğretileni ezberleyen öğretim sistemini aşarak, soran, eleştiren ve araştıran bir sistemi uygulamanın yararını savunmaktadırlar. Bu ise karşılarında sadece, sorulara yanıt veren, uslu ve boyun eğen, alışılmış bir çocuk ya da öğrenci tanımına uymadığı için, eski kalıplarda sıkışıp kalmış eğitici ve aileleri rahatsız etmektedir. Onlara yönetilen isteğe ya da düşünceye neden, niçin soruları, eğitene olduğu kadar, aile otoritesine ve saygınlığına karşı bir başkaldırı olarak algılanmaktadır.
Bu bağnazlık, ister istemez çocukluk, öğrencilik ve yetişkinlik dönemleri boyunca bizimle birlikte büyür. Sonuçta ruhsal ve sosyal gelişmemize engeller oluşturur. Bu engellerin çevrelediği bireyler ise, toplumun kişiliksiz, korkak, ürkek ve içedönük tipleridir.
Bu olumsuzlukların en aza indirilebilmesi ise, bilgilenmek, bu bilgilerin ışığında düşünmek, bu düşüncelerden yeni düşünceler üretmek ve bunları söyleme ve eyleme dönüştürebilmekle olabilir.
Neden konuşmuyoruz : Ailemiz kızabilir diye, öğretmenimiz kızabilir diye, çevremizdekiler geveze diyebilir diye, iş yaşamında yönetici ya da patron işten atabilir diye, genelde konuşmaktan kaçınırız. Diğer bir neden de, bilgisizliğimizi, konuşmadaki yetersizliğimizi, iç dünyamızı ve daha açık bir deyimle, susarak, göründüğümüzden daha farklı olduğumuz ortaya çıkabilir diye konuşmuyoruz.
N. Uygur, “ Dilin Gücü “ adlı yapıtında “ Biri susmasın bilge sanırız onu; talihimiz varsa, konuşma zamanı gecikmez de konuşursa kiminle alış verişimiz olduğunu anlarız.” derken suskunluğun temelindeki önemli gerçeklerden birini irdeler. Mevlana ise yüzlerce yıl önce bu gerçeği, şu kısa fakat çarpıcı tümceyle özetler. “ İnsanoğlu dilinin altında gizlidir.”
Tüm baskılardan uzak bir ortamda hala konuşmuyorsak, bu bizim bilgisizliğimiz, yetersizliğimiz, kurnazlığımız ve ben merkezliğimizin göstergesidir. Susup da güvencede olmak ya da en azından sorunsuz ve tehlikesiz bir yaşam süreci elimizdeyken, konuşup da başımıza bir çok sorun yaratmanın gereksizliğini kavramak, humanist bir anlayış biçimi olamaz. Bu olsa olsa içgüdüsel bir yaşam biçimidir. Tüm bunların dışında birey, psikolojik yapısı sonucu, içe dönük, tutuk konuşan biri de olabilir, ya da kekeme. Tüm bu olumsuzluklar çabalarımızla ortadan kalkabilir. Çiçero ve Demosten gibi tarihe geçmiş büyük konuşmacıların kekeme olduğunu biliyoruz.
Neden konuşamıyoruz: Toplumsal baskı, fizyolojik ve psikolojik sorunlarımız olmasa bile, yine de konuşmuyorsak, bunun temelinde yatan en önemli etken bilgisizliktir. Bilgilenme olmadan düşüncenin oluşamadığı gibi, düşünce olmadan da konuşmak olanaksızdır. Bu nedenle “ Bilgi sahibi olmadan, fikir sahibi olanların “ düştüğü acınası ve gülünç durumları, toplumun üst düzey insanlarında bile gözlemliyoruz. Aynı zamanda bu bilgisizlik nedeniyle, nerede susup nerede konuşacağımızı da kestiremiyoruz. Bu durumu İran,lı şair Sadi şöyle dile getiriyor. “ İki şey ruhumuzu karartır, konuşacakken susmak, susacakken konuşmak. “ Bu nedenle, özlü, yalın, yararlı ve yerinde bir konuşma yapabilmek yani düşüncelerimizi dile getirebilmek için, dil-bilim, mantık, felsefe, psikoloji, sosyoloji, edebiyat, sanat, hukuk, din, ve aktualite konularında temel bilgilere sahip olmamız gerekmektedir. Tüm bu bilgilerin yanında, konuşma tekniğini oluşturan. fonetik, diksiyon, mimik ve jest konularında da bilgi sahibi değilsek, güzel ve etkili bir konuşma gerçekleştiremeyiz.
Nasıl etkili ve güzel konuşabiliriz : Etkili ve güzel konuşma çabasının çok eskilere uzandığını biliyoruz. Söylenecek, anlatılacak olan, düzgün, etkili, canlı ve sanatlı olarak düzenleme tekniği Antikçağda RETORİKA adını alır. Retorika terimi ilk kez Platon’un Gorgias diyoloğunda “sanat” anlamında kullanılır. Antikçağ’da geniş anlamıyla “dili ikna edici biçimde kullanma sanatı” olarak tanımlanmıştır. Platon bu işlevi, iyi insanlar kadar kötü insanlarında gerçekleştirebileceğini düşündüğünden, retorikayı sanatın gerçek anlamını taşımadığından dolayı küçümser. Aristo ise farklı bir yaklaşımla retorikaya felsefi bir temel kazandırmaya çalışır. Tekhne Rhetorike adlı yapıtıyla, kendinden sonraki felsefe okullarının retorika sanatını yorumlamalarına öncü olmuştur.
Bu düşünceler, Atina’nın düşün dünyasındaki ilginin, insan ve toplum yaşamına kaymasıyla birlikte ortaya çıkan SOFİST’ler aracılığı ile yayılmıştır. Gezginci öğretmenler adı verilen bu gurubun içinde özellikle Protagoras, Gorgias ve İsokrates gibileri, retorika’yı sistemli bir eğitim aracı haline getirmişlerdir. Antikçağ’da retorika öncelikle, belli bir konuşma eğitimi aldıktan sonra, siyaset alanında, mahkemelerde ve çeşitli törenlerde dinleyicileri herhangi bir konuda ikna etmek için yöntemli konuşma sanatıdır. Retorika ilk olarak M.Ö. 5. Yüzyılda Sicilya’da yöneticilerle halk arasındaki, arazi kavgalarının neden olduğu bir çatışma ortamından doğmuştur. ( M.Ö. 466-461 ) Köylüler zorla ellerinden alınan topraklarını geri alabilmeleri için, Sicilya mahkemelerinde, konuşma yetisini kullanarak savunma yapıp, jüri üyelerini etkilemeyi başarmış ve haklarını elde etmişlerdir. Roma’da retorika Çiçero ( M.Ö. 106-43 ). Quintilianus’un ( M.S. 35-95 ) öncülüğünde gelişir. Çiçero’nun yarattığı “ HUMANİTAS” anlayışı retorika eğitimini temel alır.
Günümüzde ise retorik, öğretim kurumlarımızın İletişim Fakülteleri ve Yüksek Okullarında “ Konuşma Sanatı “ adı altında öğretilmektedir. Etkili ve güzel bir konuşma için gerekli olan bilgi birikiminin yanında, fonetik, diksiyon, mimik ve jestler önemli yer tutmaktadır.
Fonetik kısaca dilin ses ve ton eğitimi olarak tanımlanabilir. Fonetik biçimleme ise konuşma sırasında, ünlü veya ünsüz harflerin ağızdan çıkarken aldığı biçimdir.
Diksiyon, duru, seçkin, saydam, vurgulamalara tam uyararak konuşmadır.
Mimik, düşünceleri, duyuları yüz ve göz anlatımı ile verme biçimidir.
Jest, el, kol ve baş hareketleridir.
Konuşma tüm bu öğelerin birleşimidir.
Mimik ve jestlerin ortaya çıkardığı anlam ve mesajlar, “ Bedenin Dili “ olarak da tanımlanabilir. Bu bedensel dilin, konuşmalarımızın sonuçlarını büyük ölçüde etkilediğini biliyoruz. Davranışlarımızın kökeninde yatan psişik yapımız, mimik ve jestlerimizle daha gerçekçi olarak ortaya çıkmaktadır. Akıl, zeka, deneyim ve konuşma yeteneğimizle, kendimizi olduğumuzdan daha farklı göstermeyi başarabiliriz. Fakat yüz, el hareketleri ve bakışlarımız, içten değilsek bizi açığa vurur. Hele gözler, onlar ki yalan söylemez. Bu konuyu kapsayan, Psikoloğ Zühal - Acar Baltaş’ın “ Bedenin Dili “ adlı yapıtında, bir konuşmada beden dilinin izleyicilerde bırakacağı izlenim, o konuşmanın başarı ve başarısızlığına büyük bir etken oluşturduğunu, şu uyarılarla açıklıyor.
“ Dünyada tekrarlanamayacak olan tek şey, ilk izlenimlerdir. İnsanlar üzerinde yaratığımız ilk izlenim 30 saniye içinde oluşur, bu süreyi bilinçli kullanmak, karşımızdakiler üzerinde istediğimiz izlenimin doğmasına imkan verir.”
“ Sözsüz mesajlar; jestler, göz ve baş hareketleri, beden duruşu, yüz ifadeleri, mesafe, temas gibi beden dili öğeleriyle ifade edilir. Bu mesajlar, düşmanlık, sıkıntı, güven, saldırganlık, hoşlanma ve benzeri gerçek duygu ve tavırları yansıtmak konusunda, söylenen kelimelerden çok daha önemli rol oynarlar. Söze dökülmeyen bu mesajlar, özellikle diğer insanlar üzerinde yaratılan ilk izlenim sırasında çok önemlidir.”
“ Duyguların ve düşüncelerin kelimelere dökülemediği zamanlarda, eksikliğimizi çok açık olarak hissederiz. Böyle anlarda bir bakış, başın dönüşü, kavrayan bir jest, savunucu bir mimik binlerce kelimeden daha fazla anlam taşır.”İnsanlar kelimeleri, çoğunlukla gerçek duygu ve düşüncelerini örtmek için kullanır.”
“ İnsan hayat boyunca çoğunlukla farkında olmaksızın günlük beden dilini son derece etkili olarak kullanır. Ancak bedenini, kelimeleri kontrol ettiği gibi kontrol edemez.”
Gökhan Evliyaoğlu da “ Konuşma Sanatı “ adlı yapıtında, konuşmacının dikkate alması gereken önemli kuralları şöyle sıralıyor.
“ Güzel ve etkili bir konuşma için gerekli olan tüm bilgileri öğrenip kavrayan konuşmacı, dinleyenin karşısına çıktığı zaman, alıcıların yani dinleyenlerin gözlerine ilk görüntüyü vermeye başlar. Sonuçta dinleyiciler aynı zamanda, seyirci durumuna girmiş olurlar. Böylece konuşan ve dinleyen arasındaki ilk bağlantı gözlerle başlar. Bu dikkatli bakışlar konuşmacıyı kontrol ederken, hemen konuşmaya başlamamalı. Dinleyicilerin gözlerini dinlendirmelerine, görme merakının doyurulmasına fırsat verilmelidir. Aksi takdirde mesajın ilk giriş ve sunuş cümleleri fazlaca işitilemez. Konuşmacı ile dinleyici arasındaki ilk iletişimi sağlayan gözler, konuşma süresi boyunca jestleri ve mimikleri izlemeye ve kontrol etmeye başlar. “
“ Ses ve konuşma dilinin, sözcüklerin yapıtaşları olan hecelerin kullanışındaki ustalık, söyleyiş biçimi, sözcüklerin seçilip dizinlenmesi ve müziği, dinleyicilere yeni kanallar açar.
“ Konuşmacının dikkatle uyması gereken başlıca kurallar.”
Giyime özen göstermeliyiz.
Duruşumuza dikkat etmeliyiz.
Hazırlıksız görünmemeli ve kendimize güvenli görünmeliyiz.
İlgi çekici sözlerle söze başlamalıyız.
Samimi olmalıyız.
Gevezelikten kaçınmalıyız.
Asla uzun konuşmamalıyız.
Kesin konuşmamaya dikkat etmeliyiz
Orjinal olmalıyız, kendimiz olmalıyız ve başkalarını taklit etmemeliyiz.
“ İnsanlar çalışmakla güzel konuşma yeteneği elde edebilirler. Oysa, güzel konuşamayanların kompleksi, yoksunluktan değil, var olan yeteneklerinin varlığını bilmemekten meydana gelir. Önemli olan her konuşanda var olduğuna inandığımız güzel konuşma olanaklarını harekete geçirmek, yetenekleri açığa çıkarmak, “ engelleri” ortadan kaldırmaktır. Bu engeller ya da karşı koymalar bedensel, ruhsal ve toplumsal olabilir. Haklılık, heyecan, cesaret, güven, konuyu iyi bilmek gibi durumlar, bedenin, toplumun, ruhsal nedenlerin denetimini aşırı ölçülerde kabullenmiş içedönük kişileri bazen bir anda bu baskılardan kurtarır.”
“ Düşünce, sessiz bir konuşma, konuşma ise sesli bir düşüncedir. Daha ileri giderek diyebiliriz ki, düzgün konuşma doğru düşünmenin, doğru düşünme de düzgün konuşmanın simetrisini verir.”
“ Çevremiz, kültürlü sayılabilen, birçok önemli bilgi edinmiş, sanat öğrenmiş, becerikli fakat etkili konuşma yeteneğinden yoksun oldukları için ilerleyememiş, gruplarına ve topluma yön ve biçim verenler arasına katılamamış aydınlarla dolu. Bırakınız konuşma yeteneğini geliştirmeyen ve bu olanaklardan yararlanmıyanları, fakat asıl işleri “ konuşmak” olan meslek sahipleri arasında bile, etkili konuşma tekniği bilmeyen, güzel konuşma kurallarını öğrenmeyen,bu alanda çalışmalar yapmaktan kaçınan bir yığın insan tanıyoruz. “
“ Güzel ve etkili bir konuşma bazen dış görünüşüyle fazla gösterişli olmayanların çekiciliğini artırarak onlara güzellik kazandırabilir.”
“ Özellikle inandırıcı, bilimsel, teknik ve felsefi konuşmalarda mantıksal yapı çok önemlidir.” Mantık ile Nutuk Arapça “ akıllıca konuşma” anlamına gelen aynı kökten türetilmiştir. Düşünme ve konuşma anlamını taşır. Yunanca “Logike” sözcüğü de “ düşünme ve konuşma anlamını taşır”. Logike-mantık Logos-söz.
“ Bilinçaltına biriken, yaşayarak, gözlemliyerek, okuyarak, düşünerek, sessizce konuşarak oluşturduğumuz kültürü nasıl dışlaştıracağız? Bilinç, bilinçaltından taşmak isteyen bu kültür toplumsal, çevresel, ya da biyolojik baskıların etkisi altında kalarak etkilenmezmi? Çevreden gelen baskılara; mahcup olma korkusunu, becerememek ürküntüsünü, kuşkularımızı, bizi dinlemeye hazır, seyreden, eleştiren insanların üzerimizdeki denetimini nasıl aşacağız?nasıl yeneceğiz bunları.
Freude ve Jung öğretileri, psiko-analitik çalışmalar, bilinçaltının, ancak uykuda, uyutulma halinde bilincin, çevrenin denetiminden sıyrılabileceğini açıklamıyormu?. Cevabımızın hareket noktası da işte bu sorular. Nasıl mı ? cesaretle, kendimize güvenerek. Bir de bilinci uyutarak değil, tam tersine onu harekete geçirerek.”
“ Konuşma, dışlaşmasından asla utanılmayacak şu ya da bu biçimde ayıplanması söz konusu olmayan, kuşku duyulmayan, saklanması değil de tam tersine dışlaşması arzu edilen düşünceler, duygular, imajlar ve sözcükler toplamının dil aracılığı ile açığa çıkarılmasıdır.”
“ Konuşmanın kendisi de bir yanı ile başlıbaşına psikolojik bir kültürle temellendirilebilen ve açıklanabilen bir konudur.”
“ Konuşmanın temel sorunu olan “ sağlıklı düşünme” felsefe yazıları ile gelişir. İnsanın yargı gücü felsefe yazılarıyla artar.”
“ Çok okuyunuz, düşünce ve hayal üretiniz, yeteneklerinizi biliniz.”
“ Çok beğendiğiniz bir fikir hiç bir zaman o konuda düşünülmüş son fikir değildir. Onları da düşünmeli, başka boyutların olup olmadıklarını araştırmalıyız.”
Sonuç: Konunun felsefi, sosyal, psikolojik ve bilgi problemlerini temel olarak ele alıp irdelemeye çalıştım. Teknik yönü ise uzmanlık işi olduğu için, konunun uzmanlarından kısa aktarmalarla yetindim.
Beden diliyle başlayan insanlar arası ilişki, insandaki evrimler sonucu sese, konuşmaya ve yazıya dönüştüğünü biliyoruz. Yazının bilinebilen buluş tarihi çok yeni. Önceki bilgiler, destanlar ve öykülerle sözlü olarak bellekten belleğe aktarılarak, yazının buluşundan sonra metinlere geçirilmiştir. Bu da, sözün yani konuşmanın insan yaşamındaki önemini ortaya koymaktadır. Bu gerçeklerin ışığında diyebilirizki konuşmak, insan yaşamında önemli bir yer tuttuğu kadar, ona büyük sorumluluklar yüklemektedir.
Bir sözün, insan ve insanlık için felaket ve yıkıma neden olabileceği gibi, yine bir sözün mutluluk ve esenlik oluşturabileceğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Bu gerçeği Yunus şöyle dile getiriyor.
Söz ola ağulu aşı
Bal ile yağ ede bir söz.
Şu cihan cehennemini
Sekiz cennet ede söz.
Dinleyen insanı psikolojik bakış açısından ele aldığımızda, insanın ben merkezli olduğu gerçeği ile karşılaşırız. Kendini ve düşüncelerini beğenir. Kendi düşüncelerinden farklı, yeni düşüncelere kapalıdır. Yeni düşünceler onca, bilinmezlik içeriyorsa, bilinçaltı onlara direnir.
Bilindiği gibi insan, önceleri zorlanarak benimsediği herhangi bir inanç ya da düşünceyi, yine zorlanarak terk eder. Bu yapısı nedeniyle, dinleyicinin bilinçaltı daha konuşma başlamadan savunma durumundadır. Kendini adeta manyetik kalkanla savunmaya alır ve izlenimlerini değerlendirmeye başlar. Bunlar konuşmacının sosyal durumu, eğitim düzeyi, giyimi, duruşu, tavrı ve bakışlarıdır. Bunlar onun dünyasındaki değerler ölçüsüne olumlu izlenimler bırakıyorsa, koruma kalkanı yavaş yavaş zayıflar.
Konuşmacı söze başlayıp konu açımlanmaya başladığında, dinleyene saygılı, bilgiçlik taslamayan, içten, konuşma kurallarına uyum içinde ise, koruma kalkanı tamamen kalkar. Sonuçta konuşmacı ve dinleyen arasında iletişim başlar. Eğer bu gerçekleşmez ise, konuşmacının ses ve beyin dalgaları dinleyicilerin koruma kalkanlarına çarparak geri yansır. Konuşmacı bundan etkilenir, konuşma isteğini ve akıcılığını yitirmeye başlar. Konuşma monotonlaşır, öyle bir an gelir ki, kendi konuşur kendi dinler. Burada her iki tarafa da sorumluluk düşmektedir. Konuşan ne konuştuğunu ve nasıl konuşacağını bilen, dinleyenin de peşin yargılardan uzak, farklı düşüncelere açık olması gerekir.
Öğüt vermek, eleştirmek ve övmek, insanların vazgeçemedikleri üç tutku. Yerinde, ölçüsünde olduğunda çok değerli ve yararlı. Fakat dozu aşınca, öğüt ukalalığa, eleştiri karalamaya, övgü ise dalkavukluğa dönüşür. Kanımca bu uyarıyı, ikili olsun, topluluk içinde olsun, her konuşmacının göz önünde tutması gerekir. Bu ölçüleri aşan konuşmalarla karşılaştığımız olmuştur. Genelde bu tür konuşmaları “ kaş yapayım derken, göz çıkarmak” özdeyişi ile açıklarız. Talihsiz diyebileceğimiz böyle bir konuşma, konuşmacının daha önce yarattığı tüm olumlu izlenimleri de belleklerden siler.
Tüm bunların yanında konuşmacı, yaratıcı olmak zorundadır. Konuşmanın içeriği bilinen bir konu bile olsa, ona daha değişik yönlerden bakarak, yeni bakış açıları getirebilir. Bu ise bir tür yaratıcılıktır. Dinleyenlere yeni düşünce ufukları açacağı için ilgi çeker ve usandırmaz. Yunus konuşmadaki yaratıcılığı şu dizesiyle dile getiriyor.
Her dem yeni doğarız
Bizden kim usanası
Kanımca insan, söylediklerinin yanında, söylemediklerinin de somluluğunu taşıdığının bilincine varmalıdır. Bir gerçeğin söylenmesi gereken yerde sustuğumuzda, bu nedenle oluşabilecek bir çok kötülüğe ortak olabileceğimizin, farkında mıyız acaba? Çoğumuz tarafsız olarak yaşamına göz attığında, pişman olduğu sözleri kadar, pişman olduğu suskunluklarıyla da karşılaşabilir. Bu nedenle insan, evrensel insanlık anlayışı gereği, dünyanın neresinde olursa olsun, insanla ilgili sorunlara kayıtsız ve sessiz kalmaması gerekir.
Unutmamamız gereken bir şey de, konuşmanın, bilgelerin ağzında, iyinin, güzelliğin ve gerçeğin yol göstericisi olabildiği gibi, diktatörler ve bağnazların ağzında savaşların, ölümlerin ve yıkımların nedeni olabilmektedir.
Zerdüşt’ün bir seslenişiyle konuşmayı noktalamak istiyorum.
Düşünce iyi düşünülürsün
Söz iyi söylensin
İş iyi yapılsın
Kendimize eleştiri, çevremize hoşgörü dileği ile
8 Şubat 1999 Özkan Aras
Kaynakça :
Konuşma Sanatı Gökhan Evliyaoğlu T . T . K 1973
Bedenin Dili Zühal-Acar Baltaş Remzi 1992
Gorgias Eflatun M.E.B. 1988
Sofist Eflatun M.E.B. 1966
Retorik Aristotales Y.K.Y 1995
Roma’da Retorik Çiğdem Dürüşken Arkeoloji 1995
Dil,Dinlemek,Susmak,
Konuşmak ve Eleştirmek. Kemal Nazlıel 1995