
![]()
| Cumhuriyet
Gazetesi Derginin 31 Temmuz 1994 tarihli bir yazı,
" İran'da Kadın Olmak " Sokaktan kovulan bir kadının
, TARA'nın kaleminden .... |
|
" Her şey önemsiz tavizlerle başladı "
" Önce psikolojik baskı, sonra şiddet. Tipolojiye uygun
giyinip davranmayan kadınlar, sözel hakaretle kurtulduklarında
kendilerini şanslı saydılar. İçlerinde bekaret kontrolünden
geçirilenler de oldu, tırnakları ojeli diye pastaların sarı
minibüsleri içinde hazır bekletilen böcek dolu poşetlere
elleri sokulanlar da..."
" Bir farkında olmasak bile onlar, bu önemsiz gibi gözüken
küçük tavizlerin nasıl bir alışkanlık yaratacağını kişiliğimizde
ne tür tahribatlar yapacağını biliyorlardı. Her bir taviz diğerine
eklenecek ve sonuçta her şeyin çok eskiden beri öyle olduğuna
inanan, itiraz etmeyi unutmuş insanlar olacaktık. ""
Kış mevsiminin kırkıncı gecesiydi. Ay ışığını arayan küçük
kara balıklardık. Bu topraklarda doğmuş, bu topraklarda ölecektik.
Bir başka dünya yoktu, ne de bir başka hayat.
Kış mevsiminin kırkıncı gecesiydi. Vakit hızla sabaha yaklaşıyordu.
Biz binlerce küçük kara balıktık, kendi sularını arayan
binlerce küçük kara balık. Devrim bize özgürlüğümüzü
verecekti ve biz oradan, toplumsal başkaldırıdan hareketle
varacaktık kendi sularımıza.
Belki çok genlik. Kim bilir değir, kesinlikle çok yüklüydük,
çok fazla özlem yüklü. Kör bir sevince kaptırmıştık
kendimizi. Ansızın çiçeklenmişti bütün sokaklar, kuşlar cıvır
cıvıldı içimizde. Kış ortasında bahar. Herkes öyle
diyordu : Devrimin ilkbaharı!..
Hayatımızın en güzel kışıydı, öyle sanıyorduk. Yaşlılar,
gençler, politik bir guruba bağlı olanlar, olmayanlar, sağ ya
da sol görüş sahipleri, herkes ama herkes bir birlik aldanışı
içindeydi. Özgürlük ve demokrasi talep etmiştik ve
talebimizin bir rüya olmaktan çıkacağı hiç aklımıza
gelmemişti o günlerde. Çok gençtik. Başarmış olmanın,
zalimi devirmiş olmanın coşkusu yetiyordu bize. Sonrası mı?...
Hep birlikte demokrasi içinde özgürce yaşayacaktık. Bunun ne
büyük gaflet, daha doğrusu, en büyük bir aldanış olduğunu
1979 Şubatı'nı takip eden ilk beş-altı ay içinde daha iyi
anlayacaktık.
| Bugün
tarih kitaplarında 1979 Şubat Devrimi, " İslami
Devrimi " başlığı altında veriliyor.
Okullarda çocuklar devrimin solcular, ılımlı sağcılar
ve insanın özgürlüğüne inananlar tarafından değil
de şeriat yanlısı Müslümanlar tarafından yapıldığını
okuyorlar. İktidarı ele geçiren, geçiren, "
tarihi yapan " olma hakkını da ele geçirmiş
oluyor. Tarih kitapları ötekilerden hiç söz etmiyor.
Oysa 1978'de Jale Meydanı'nda tank paletleri altında
ezilenler, Tahran Üniversitesi önünde kurşunlananlar,
EVİN zindanında uzun işkenceler sunucunda öldürülenler
şeriatın yılmaz bekçileri değildi. Sadece " gerçek
Müslümanlar " değil hepimiz öldük; özgürlük
uğruna ölmeyi göze alabilecek denli yürekli olan
herkes. Korkunç
bir kıyım bu. İnsanın fiziki yok edilişinden değil,
devrim gibi toplumsal bir olayın gerçekleşmesinde
fonksiyon sahibi olanların tarihsel işlevlerinin yok
sayılmasından söz ediyorum. |
Böyle bir terimin olup olmadığımızı bilmiyorum,öyle bir
adlandırma yapmanın en kadar doğru olduğunu da. Ama 1979'da
halk tarafından yapılan devrimden hemen sonra bir İslami
Darbe yapıldı. Bir askeri darbe kadar planlı ve Şahın "
Beyaz Devrimi'ne şapta çıkarttıracak denli ustaca bir "
Yeşil Darbe ".
Darbe mi? Kaşı-devim mi?..Karşı-devim demek belki daha doğru.
Yönetimin değişmesiyle sınırlı değildi çünkü. Bütün
hayatın kontrol edilmesini, insanların özel yaşantılarına
kadar uzanan bir ayrıntıda tüm bir ilişkiler sisteminin değiştirilmesini
amaçlıyordu. Mollalar sadece iktidarı devralmadılar;
iktidarla birlikte 2500 yıllık devlet geleneğini de devraldılar.
Ve bu gelenek kendilerine bir gecede elli milyon insanı bir başka
hayat tarzına alıştıramayacaklarını, değiştirmek için küçük
tavizler elde etmeleri gerektiğini söylüyordu.
Tavizler... Önemsiz gibi gözüken, küçük tavizler. Her şey
" bunu kabul etsem ne olur ki " denilerek
verilen tavizlerle başladı. Bir farkında olmasak bile onlar bu
önemsiz gibi gözüken küçük tavizlerin nasıl bir alışkanlık
yaratacağını biliyorlardı. Öyle ki her bir taviz diğerine
eklenecek ve sonuçta her şeyin çok eskiden beri öyle olduğuna
inanan, itiraz etmeyi unutmuş insanlar alacaktır.
Evet, her şey küçük ve önemsiz gibi görünen o tavizleri
vermekle başladı. 1979 Şubat'ının üzerinden yedi ay geçmiş,
okullar açılmıştı. Özel okulların hepsi kapatılmış, kız
ve erkek öğrenciler ayrı okullara alınmıştı. Değişikliğin
bununla sınırlı olacağını sanıyorduk; değilmiş. Ceket ve
etekten oluşan eski üniformalarımızla gitmiştik okula. Kapıda
iki kadın muhafızı devrim bekliyordu. Başörtü takmamız
gerektiğini, yarın başörtüsüz gerdiğimiz takdirde
okula alınmayacağımızı söylediler. Neyle karşılaştığını
allamamanın, nasıl bir tepki göstereceğini bilmemenin şaşkınlığıyla
gülmeye başladık. Öğrenciler, hocalar hepimiz gülüyorduk. Güldük
ama istenileni de yaptık. Önemsizdi çünkü, komikti.
Sabah kapıda devrim muhafızı kadınlarla karşılaştığımızda
buruş buruş mendillerimizi çantamızdan çıkarıp, onların gözlerine
baka baka alay edercesine bir gülüşle başımıza takıyorduk.
Onlar gülmüyordu. Çünkü o küçük tavizin bize ne
kaybettirdiğini, kendilerine ise ne kazandırdığını en başından
beri biliyorlardı. Çok gençtik, isterse bir saat; başörtüyü
yanımıza aldığımız an har şeyin bittiğini bilemeyecek
kadar genç.
![]() |
Evet,
1979 Şubatı'nın ilk günlerinden itibaren şeriat
devleti isteyen ir " onlar " ve üç-beş ay
sonra adil düzenin midesine indirileceğinden habersiz
bir " biz " hep vardı. Ve biz, mollaların
rejimi hızla yerleşirken, tıpkı Bahrengi'nin masalındaki
gibi pelikan kuşunun torbasında hapis olduğu halde
kendisini hâlâ ırmakta sanan küçük balıklar
durumundaydık. Tavizlerin bir türlü sonu gelmiyordu.
Artık bir İslam cumhuriyeti vardı ve devlet, okula kayıt
olurken, resmi dairelere girerken ya da yolda yürürken
bile birtakım kurallar dayatıyordu. Kuran ve Arapça
dersleri zorunlu hale getirilmişti. |
Bir tarafta İslamın
insanı nasıl özgürleştirdiğinden söz ediliyor, diğer
taraftan da öğrenciler kırık disiplin notu almamak için
namaz kılmaya zorlanıyordu. İslamın kurallarıyla çelişen
kitaplar ya sansürle yayımlanıyor ya da toplatılıyordu . Şah'ın
boğarak öldürttüğü Bahrengi'nin kitapları önce serbest bırakılıyor,
sonra da yasaklanıyordu. Konser salonları kapatılıyor,
filmler tek tek sansürden geçiriliyor. Zindanlardan uzun
kortejler eşliğinde çıkarılmalarının üzerinden henüz bir
yıl geçmemişken birçok devrim önderi gıyaplarından idama
mahkûm ediliyordu.
Ve bütün bunlar, görünmez bir örümcek ağı gibi durmaksızın etrafımızı sarıyor. Artık şiddet aracılığıyla korka yaymak gündemdeydi. Bütün totaliter rejimlere egemen olan " korku ve aldatma yoluyla yönetme " politikası artık İran İslam Cumhuriyeti için de geçerliydi. Sokaklar onlarındı . Kendilerini İslamın bekçileri olarak görenler" Emre be maruf ve nehye be monker " * kuralını uygulamak için her yerde hazır ve nazırdılar. İslam kadına hiçbir dinin vermediği özgürlüğü vermişti, ama ona örtünmeyi de emretmişti. Örtünmeyene hakaret, örtünmeyene dayak, örtünmeyene jilet müstahaktı. Devrimin ilk yıldönümünde gösterin arşiv filmlerinde artık bir tek başörtüsüz kadına bile rastlanmıyordu. Hep başörtü, hep kara çarşaf... mollalar... pastarlar **.. Ne solculara rastlanıyordu film karelerinde film karelerinde ne de mücahitlere. Sanki hiç olmamışlardı, verilmiş vaatler gibi yavaş yavaş silinip görüntüleri.
" Özgürlüğün baharı herkese kutlu olsun / Kalemi ile
kanı ile zulme karşı çıkan bütün insanların özgürlük
baharı kutlu olsun ***. Numayişin rengi değişmişti ve
sakağın dili. Birlik ve demokrasi vaatleri gibi birlikte söylenmiş
marşlar da unutulmuştu. Sokaklardan kovulan birlik ve özgürlük
görüntülerinin yerini tek tip insan insan almıştı ve şarkıların
yerini tek tipleştirmenin marşı... " Herkes " sözcüğü
" İyi Müslümanlar'la yer değiştirmişti. İran
Marksistlerinden Mathayi'nin bestelediği marşlar ilk aylardan
sonra hiç bestelenmemiş muamelesi görmüştü. Golesorkhi,
Daneşiyan, Musaddık Bahrengi diye birileri hiç olmamıştı ki
zaten !
Marş Klipleri
Günlük yaşamda Arapça ağırlıklı sözler yaygınlaşırken,
devlet televizyonunda yayımlanan marş kliplerinde şeriata
uygun kadın ve erkek tipoloji olarak boy gösteriyordu. Önce
psikolojik baskı, sonra fiziki şiddet. Bu sıralama hiç değişmedi.
Tipolofiye uygun giyinip davranmaya kadınlar sözel hakaretle
kurtulduklarında kendilerini şanslı saydılar. İçlerinde bekâret
kontrolünden geçirilenler de oldu, tırnakları ojeli diye
pastaların sarı minibüsleri içinde hazır bekletilen böcek
dolu poşetlere elleri sokulanlar da...
Diktatörlük rejimlerinde korku ve şiddetin uygulayıcıları
genellikle resmi görevlilerdir. Ama İslam da dine aykırı
davranışlara müdahale etmek her Müslüman ın görevi olduğu
için, görevli sözcüğü potansiyel bir büyüme dinamiğini sürekli
içinde taşır. Bu, korkunun, daha tam bir deyişle korku yayıcısının
çehresinin değişmesi anlamına gelir. Sokaklar bir tehlikedir
artık. Sakallı erkekten ya da çarşaflı bir kadından "
müstehcen " giyindiğin gerekçesiyle gördüğün hakaret
için başvurabileceğin herhangi bir merci yoktur. Sokaktan
kovulmuşsundur. Bir süre sonra evinin de - her sığınak gibi-
durumu zorunlu bir kabullenişten ibaret olduğunu anlarsın. Komşuların
tarafından ihbar edilebileceğin korkusuyla ne özgürce dolaşabilirsin
evinde ne de istediğin müziği dinleyebilirsin . Hayatın en özel
ve görünmez yerlerine yönelik bu müdahale öylesine bir kuşatmayı
içerir ki çıldıracağını hissedersin.
| |
Çıldırmadık.
Büyük çoğunluk, çıldırmakla sonuçlanacak bir
tepkidense uzlaşmayı tercih etti. Her geçen gün biraz
daha eksildik. İnsan ister istemez nerede hata yaptık
diye soruyor kendi kendine. Her şey daha farklı
olabilir miydi ? Kim bilir, belki ?.. |
Devrimden hemen
sonra " İslam Cumhuriyeti'ne evet mi, hayır mı ? "ikilemiyle
sunulan referanduma veriler " Evet " yanıtının,
tavizlerin yasal bir zorunluluk altında organize edilmesine
hizmet edeceğini bilseydik eğer...
Yüzyılların alışkanlığı anlamına da gelen verili değer
yargılarının " İslam " sözcüğü ile başlayan
bir cumhuriyete hayır diyememek gibi bir koşullanma yarattığını
ve söz konusu koşullanmanın etkisiyle verilen her evet oyunun
bir süre sonra kadınların şehir mezarlığında zina suçuyla
taşlanmasına onay vermek anlamına geleceğini bilseydik eğer.
İslam ve demokrasi ...Bunun bükük bir yalan olduğunu; amaçları
olan şeriat devletine ulaşmak için her yolu mubah gören şeriatçılarla
ittifakın intihar anlamına geleceğini bilseydik eğer...
Ve eğer önümüzde ders alabileceğimiz bir İran ve Cezayir örneği
olsaydı, kimbilir belki de her daha farklı olurdu.
Humeyni... Rafsancani.. Mameney.. Oysa Hayyam'ın, Bahrengi'nin
ve Furuğ'un ülkesiydi İran. Ve bizler, en büyük düşü, balıkçının
attığı ağı arkadaşlarıyla birlikte denizin dibine olan küçük
kara balıklardık.
İlk kırkıncı günün üzerinden 15 yıl geçti. Soğuk
mevsimin geçtiğine inandırmaya çalışıyorlar bizi. Ama
biliyorum: Soğuk mevsimin başlangıcındayız hâlâ?
Ve orada, onbirbindokuzyüzdoksandokuz küçük balığın
yuvalarında uykuya çekildikleri bir ülkede bir küçük kırmızı
balığın gözünü kırpmadan denizi düşündüğünü bilmek
beni rahatlatıyor.
* Din bakımından
doğruyu önermek ve günah işlemekten sakınmak.
** Devrim muhafızlarının
Farsça ismi.
*** Solcu şair
Olesorkhi ile beraber idam edilen Bathayi'nin bestelediği marştan
bir parça.