![]() |
Öyle şaşırtıcı bir ülkedir ki Japonya ,
Birkaç hafta kalan konuk kitap yazar ;
Birkaç ay kalan bilim adamı makale tasarlar ;
Bir kaç yıl yaşayan bilge kişi yazma tutkusundan kurtulur.
Biz
Japonlar Şinto doğar,
Budist ölürüz.
Şu yabancılara şaşıyorum.
Geliyor, inceliyor, anlıyorlar bizi.
Ben, doğrusu, anlamıyorum kendimi.
Masahiro
Kış bitip bahar gelince
Japonya, balinaya benzer;
Yıl yenidir bahar yenice,
denizde yaşar ama balık değildir,
Ama insandır yaşlanan
balığa benzer ama memelidir.
Günler gelip geçtikçe.
Maeda Yoiehi
Hem öldürmek istiyorum
Hem de bağışlamak;
Yakaladığım suçlu
Oğlumdan başkası değil.
Hucii
Son yıllarda Japonya hakkında çok şey söylenmekte; teknolojik gelişmesi, yaşayış biçimi, geleneklerini sürdürme tarzı, dünü bu günle yaşama sanatı, gözlemcilerin dikkatini çekmektedir. Öncelikle Batılılar Japonya hakkında bir çok araştırma yapmış ve yapmaktadır. Batı insanının kendine özgü, insana ve topluma yaklaşım ölçüsüyle, Japon’u ve Japonya’yı incelemeye kalkması onu doğal olarak şaşkına çevirmiştir.
Japonya hakkında uzun araştırmalar yapmış bir Fransız
sosyologu, şu söylenceyi anlatıyor.
“ Öyle şaşırtıcı bir ülkedir ki Japonya,
bir kaç hafta kalan
konuk kitap yazar,
birkaç ay kalan
bilim adamı makale tasarlar,
birkaç yıl yaşayan
bilge kişi yazma tutkusundan kurtulur.”
Bu uyarıyı dikkate alarak konuyu ele almaya çalışacağız. Çinli’ler
güneşin doğduğu yönde bulunan takımadaya “
Güneşin yeri “ anlamında bir ad vermişlerdir; NİPPON.
Tarım uygarlığının bir çok ürünü ile Çin yazısını da alan bu
adalılar, kendilerine Nippon veya
Nihon demeye başlamışlar ve ülkenin adı böyle kalmıştır. Marko Polo Çin’de
Japonya’nın varlığını işitmiş, Çin’ce Ciphon
söyleyişine benzeterek Ciappone demiş.
Japonya, dört büyük ada “ Hokaido, Hondo, Şikoku, Kiyuşu “ ve
binlerce küçük adadan oluşmaktadır. Kuzeyden güneye doğru dört-beş bin
kilometrelik bir yay çizerek uzanır. Yüzölçümü Türkiye’nin yarısı, nüfusu
üç katına yaklaşır. Adaların yüzde sekseni dağlık, dağların yüzde
seksen sekizi ormanlıktır.
Japon mitolojisinin ilk yazılı kaynakları MS 712 de derlenmiş KOCKİ “ Eskilerin Kütüğü “
ve MS 720 de Çince yazılmış NİHONGİ “ Japon tarihi “ özetle
şöyle açıklanır. “ Tanrıça AMATERASU, torunu NİNİNGİ’yi pirinç ülkesine
yollamış. Niningi’nin torunu CİMMU TENNO, Sedo denizi üzerinden Yamato ülkesine
gelmiş ve ikinci denemesinde Japon birliğini kurmuş, Bilinen tarihi
olaylardan geriye gidildiğinde Japonya’nın MÖ 11 Şubat 660 yıllarında
kurulmuş olması gerekiyor. Bu günkü imparator AKİHİTO en uzun tahtta kalan
Hirohito’nun oğludur. Japonya’yı kuruluşundan beri yöneten CİMMU TENNO
soyundan 125 imparator Tanrısıdır. 2500 yılda 125 imparator, ortalama hizmet
süresi yirmi yılda bir. Bu Japonya’nın mitolojik kuruluş öyküsü.
İlk insanlar adaya nispeten geç gelmişler ve gelişleri üç yoldan
olmuş
.
1-
Güneydoğu Çin’den Formoza ve Lyu-Kyu adaları yoluyla güneydeki Kyuşu
adasına.
2-
Kore yoluyla Tsu-Sima adaları üzerinden güney Hondo’ya.
3-
Sibiryadan Sahalin ve Hokoido yoluyla Hondo’ya gelmişlerdir.
Göktürklerin
ataları olarak tahmin edilen atlı göçebelerin MS 4-5. Yüzyılda
adaya geldikleri düşünülmektedir. Kociki kütüğünde
ve Çin kaynaklarında adı geçen YAMATO halkının bu atlı göçebeler
olabileceği düşünülür.
Japonlar tarihlerini aydınlatmak büyük
bir titizlikle çalışıp bir çok bilgiler elde etmelerine rağmen, bunları
bir araya getirip, sonuç elde etmemişlerdir. Bunun nedeni Japon devlet
ideolojisidir. Japon imparatorları güneş ilahesi Amaterasu’nun soyundan
gelmesindendir. Buluntularla ortaya çıkacak durum, bu dogmayı çürütebilir.
Bunu düşünen arkeologlar yorum yapmaktan kaçınmışlardır.
Japon tarihinin ilk devirlerinde, Japon adalarında AİNU denen kavimler
oturuyorlardı. Ainu’lar bu gün bile Hondo adasının kuzeyinde
yaşamaktadırlar.
Japon dilinde Ortaasya etkisi vardır. En sağlam tez Japon dilinin Türk,
Moğol ve Tunguz ana dillerinden gelmiş olmasıdır. MS 604 yılına kadar
Japon tarihinde boşluklar ve bilinmezlikler vardır. İlk bilgiler bir tür
destan olan KOCİKİ’ lerden edinilmektedir. Eski Japon dini, Güney Asya
dinlerinden Lyu-Kyu adalarının dinine çok yakın olduğu gibi, Şamanizm
izlerini de taşır.
Dinde en büyük rolü oynayan Amaterasu isimli Güneş İlahesidir. Bu
nedenle Amaterasu, imparator ailesine mensup bir kadın tarafından temsil
ediliyordu. Yamato ülkesinde bir nevi çift krallık vardı. İmparator dünya
işlerini; imparator ailesinden bir prenses de başrahibe olarak din işlerini yürütüyordu.
Sonradan MS 250 yıllarında Amaterasu yalnız imparator ailesi değil, bütün
halkın koruyucu ilahesi olmuş ve başrahibe saraydan alınarak mabedde yerini
almıştır. Bu nedenle Japon kadınının sosyal durumu daima iyi olmuştur.
İlk çağlarda Çin ve Kore kültürünü alan Japonlar, bu kültürü
kendi yaratıcı güçlerini de katarak geliştirmişler ve bu güne gelmişlerdir.
Eski dönem Japon tarihi hakkında çok az bilgimiz olmasının nedeni, Japonların
MS 405 tarihine kadar yazı bilmeyişleriydi. Tek kaynak, Kociki denen destan-şiir
olan söylencelerle, Çinli’lerin Japon tarihidir. Bunlar yukarıda da
belirtildiği gibi MS 712 ile 720 yıllarında derlenmiştir.
Yazı işlerini sarayda Çinli’ler yapıyorlardı. Çin kültürünün
etkisi MS 600 yıllarına kadar devam ediyor. Bununla Çin’den gelen felsefi düşünceler
bütün Şinto düşüncesini değiştiriyor. Nara devrinde, MS 622 de Budizm
iyice yerleşiyor ve bir çok Budist mabetleri yapılıyor. Kore’den bir çok
Budist rahip Japonya’ya yerleşiyor.
784 yılında Shogun “ general “ luk idaresi kuruluyor. Bunlar fiilen
devlet idaresini ele alıyorlar. Shogun’luk babadan oğula geçiyor. 1244 yılından
sonra Shogun’luk imparator ailesinden seçilmeye başlanıyor.
Japon tarihinde ilk yabancı tehlike 1274 yılında Kubilay Han zamanında
oluyor. Moğol donanmasının başarılı kara ve deniz savaşlarına rağmen,
gece çıkan ani bir fırtına, Moğol donanmasını batırıyor.
Japon tarihini ve dönemlerini kronolojik olarak şöyle özetleyebiliriz.
1-
YAMATO DÖNEMİ MS 552-645
Çin
kültürünün, yazısının ve bunları taşıyan Budizm’in MS 552 de
Japonya’ya
geldiği söylenir. Fakat Japonya daha önce sulu çeltik
ekimini yapmış, takvimi öğrenmiş, büyük höyükler dönemini yaşamış
“ atlı göçebelere “ dayanan bir kültürün, yazıyı ve sanatını öğrenmede
bu kadar gecikmiş olabileceğini açıklamak çok zor. Adaların sözlü
gelenekleri yazıya, mitoloji ve tarihe dönüşmüştür.
2-
TAİKİ DÜZENLEMESİ VE NARA 645-794
Tarım
topraklarının eşit olarak dağıtılmasına başlanmış. Ülke toprakları
illere,
İlçelere bölünmüş. Budizm resmi din olarak
benimsenmiş. Kore’den yapı ustaları getirilmiş.
3-
HEİAN DÖNEMİ 794-1185 ÇİN KÜLTÜRÜNÜN ÖZÜMSENMESİ
Bu
dönem Budizm’in altın çağıdır. İmparator ŞOMU’nun barış çağrısı
umudu
gerçekleşmiş ve 350 yıl boyunca ülkede ölüm
cezası verilmesini gerektirecek suç görülmemiştir. Zorunlu askerlik kaldırılmıştır.
Katagana ve Hirgana heceleme abece’leri getirilmiştir. Resim yazı ve tüm fırça
sanatlarında Japon geleneği oluşmaya başlamış.
4-
KAMAKURO DÖNEMİ 1185-1336
Savaşçı YORİTOMO yönetimindeki yeni Asker-Seçkinler sınıfı, ülkeyi askerce bir disiplinle yönetme denemesine girişmiştir. Shogun adı verilen Beylerbeyi Yoritomo’nun ölümünden sonra, Doğu beyleri arasında iktidar savaşları başlamış. Bu dönemde Samuray kişiliğine uygun düşen gerçekçi bir sanatın filizlendiği görülmüştür. Samuray ruhu ile Batı Şovelyeleri arsında benzerlikler vardır. Bu dönemde Kubilay Han’ın adalara karşı giriştiği iki saldırı 1274-1281 Japonların KAMİKAZE ( Tanrının rüzgarı ) ya da soluğu adını verdiği ilahi fırtınalar yardımı ile geri püskürtülmüştür.
5-
AŞİKAGA ya da
MUROMAÇİ DÖNEMİ 1336-1574
Shogun
Aşikaga ikiye bölünmüş sarayı ve iki imparatoru uzlaştırıp birleştirir.
Bu dönemde
yeni tarlalar açılmış, sulama kanalları yapılmış, gübreleme teknikleri
denenmiş ve yılda iki ürün alma denemesi başarılı olmuş. Japon sanatı
olarak bilinen çoğu halk sanatlarının temeli bu dönemde atılmış. Yine bu
dönemde Hıristiyanlık hızla yayılmaya başlanmış.
6-
ULUSAL BİRLİĞİN KURULMASI 1573-1603
Hıristiyanlığa karşı geniş bir temizlik başlatılmış ve birkaç bin hırıstiyan çarmıha gerilir. Tokugava beyi İEYASU öteki beyleri yenip ve shogun olur.
7-
EDO-TOKUGAVA DÖNEMİ 1603-1867
Her ne kadar Batı Japonya’yı dünyaya kapalı bir ülke olarak görmekteyse de, gerçekte kapılarını Batı’ya kapamış fakat dünya ile kültür ilişkilerini kesememiştir. Hıristyan misyonerlerini sınır dışı etmiş dinin yayılmasını önlemiştir. Dış ticareti denetim altına almış, halkın yabancılarla ilişki kurmasını yasaklamıştır. Fakat dünyaya sırt çevirmemiş, dünyada neler olup bittiğini yakından izlemiştir. Yabancılara ambargo koymuş fakat beğendiğine izin vermiştir. Dine hayır, bilime, tekniğe ve kültüre buyur demiştir. Anatomi atlasının Flamanca’sını 1771 tarihinde görmüşler, 1774 yılında eserin renkli Japonca’sı basılmıştır. Yine bu dönemde Budizm bastırılmış buna karşılık Konfiçyus öğretisi desteklenmiştir. Shogun İEYASU’nun torunu Mitsukumi başkanlığında bir bilim kurulu Japonya’nın 240 ciltlik tarihini bu dönemde yazmıştır.
8-
MEİCİ DÖNEMİ 1867-1914-1945
Japonya’nın çağdaşlaşması Meici’nin yeniden iktidara dönmesiyle başlar.
İngilizlerin 1856 yılında Çin’de yaptıklarını bilen Japonya, Amerikanın ticaret
antlaşmasını kabul etti. Meici döneminin ünlü Başbakanlarından Prens İthirobimi 1850 yılında gizlice Biritanya adalarına giderek yaptığı incelemeler sonucunda; Batı düşmanlığından ve endüstri ile savaştan sonuç alınamayacağına inanmış. Ona göre kendini savunabilmek ve varlığını sürdürebilmek için Japonya hızla endüstrileşmek zorundaydı. Yönetimi eline alan Meici’nin göreve başlama yemini şöyleydi.
“ Bir danışma kurultayı açmalı;
çağdışı töreleri bırakmalı;
Doğanın akılcılığı ile adaleti
eylemlerimize rehber yapmalı;
Dünyadaki bilgi ve eğitimi ( kültürü )
araştırmalı, çağdaş uygarlığın tüm
birikiminden yaralanmalı.
Japon çağdaşlaşması 1880 yılında yayınlanan eğitim ilkelerinde geniş yer alır. 1880-1890 yılları arasında Darwin’in, Spencer’in evrimci kitapları ile Kant’ın felsefe yazıları tümüyle Japonca’ya çevrilmiş ve yayınlanmıştır.
Buraya kadar Japonya’nın özet olarak, tarihsel olgusu ve oluşumunu aktarmaya çalıştık. Fakat Japonya’yı bu güne getiren olgunun esas özü ve etkeni ile Japon kültürünün doğmasını sağlayan taban, Asya kökenli düşünce akımları ve kültürüdür. Japon düşüncesinin temel taşı ve bir nevi inanç kaynağı olan ŞİNTO bile, Budizm’in Japonya’ya gelmesinden sonra derlenip toparlanmış ve ağızdan ağıza aktarılan bir söylence halinden çıkmış ve “ Eskilerin Kütüğü “ anlamında KOCİKİ adı altında metinleşmiştir. Daha doğrusu, nispeten Budistleşerek, somut bir karaktere sahip olmuştur. Sonraki yüzyıllarda, yine Asya’dan gelen Zen-Budizm’in etkisiyle Japon düşüncesi daha da güçlenmiştir. Bu nedenle Şinto ve Zen-Budizm düşüncesinin ana hatlarını özetlemek yararlı olacaktır.
ŞİNTO, ulusal Japon çoktanrıcılığı. Japonca Şinto “ Tanrılar Yolu “ demektir. Beşinci yüz yılın sonlarına doğru ülkeye gelen Budacı’lığa karşı ileri sürülmektedir. O zamana kadar geleneksel çoktanrıcılığın bir adı yoktu. Nitekim Japonlar yüzyıllarca okuma yazma bilmediklerinden, bu geleneksel çoktanrıcı dinlerinin ilke ve kurallarını ancak 8. Yüzyılda Kociki adını verdikleri kitapta toplayabilmişlerdir.
Şintoculuk, canlılık temeline dayanan bir çok tanrıcılıktır. KAMİ adı verilen ruhlara tapılır. Budizm ile mücadele ederken Budizm’den bir çok şeyler aldığı gibi Japon Budizm’ini de Şintolaştırmışlardır.
Ulusal Şinto 18 y. yıldan sonra gelişen koyu ulusçuluğa uygun olarak, siyasal amaçlarla ve titizlikle korunmuştur. Japon imparatorları bu gün bile adlarını Şinto tanrılarından alırlar. Bir zamanlar Komino-Miçi adı verilen Şintonun, Çince “ İyi Ruhlar “ anlamına gelen “ Şen-Tao “ deyiminden türetildiği de ileri sürülmektedir
Kutsal saydıkları ölmüşlerine Japonlar KAMİ “ insan üstü “ veya “ üstün insan” derler. Kami sözcüğünün KAMAN veya ŞAMAN’dan gelmiş olabileceği ileri sürülüyor. Ölenler Kami olur saygınlık ve güç kazanır.
Japonlarda Kami sayısı Japon nüfusu kadardır. Hatta bir halk deyimi şöyledir: “ Hamsinin kafasından bile KAMİ olur “ Güçlü ya da güçsüz, ünlü ya da ünsüz olsun, Japon insanı kendini Kami Ata’nın soyundan gelen bir yolcu olarak hisseder. Kendisi de yaşayıp gidecek, fakat bu dünyadaki çaba ve başarılarıyla anılan ve sayılan bir Kami olacaktır. Başka bir deyişle her Japon insanı Tanrı Kami olma yolunda ilerleyen ve Tanrı Kami soyundan gelen bir varlıktır. “ 88 milyon Tanrı deyimi buradan gelmektedir.
Her aile bir Kami’ye bağlanır, bunu sürdürmeye çalışır. Bir dergah ziyaretinde, bir Japon şöyle dua eder.
Evlere dirlik ve düzen,
İşyerimizde kazanç ve para,
Meslek ve sanatta üstün başara.
Görüldüğü gibi dilekler bu dünyaya aittir ve yaşamsaldır. Yine başka bir Japon; “ Japonya savaşı yitirdi. Kami’ler yas tutuyor. Fakat ülke yeniden yükselecek; Kami’ler Japonyanın geleceğini görüyor.” Şinto’ya kısaca, Japon düşüncesini anlamak için aralanmış bir perde diyebiliriz.
Meici reformları 1867-1914-Osmanlı İmparatorluğunun Tanzimat dönemiyle aynı yıllara rastlar. Japonya’da oluşturulan bu reformlar, modern yaşama atılmış adımlardır. Bu değişimler ya da yeniden yapılanmalar, Şinto inanç ya da dinini derinden etkilemiştir.
Devlet özellikle ulusal birlik ve üstünlük sembollerini destekleyen bir ibadeti kendi alanı olarak ele alır ve geri kalan her şeyde, bireye ibadet özgürlüğü tanımaktadır. Devletin yetkisi içinde olan bu alan Resmi Şinto’dur. Japonlar sembollere özel şekilde saygı göstermekten başka bir şey olmayan Resmi Şinto’nun din olmadığını söylüyorlar; bunun sonucu olarak da Batı’nın laiklik ilkesini bozmadan halkın bu dinin gereklerini yerine getirmesini isteyebiliyorlar.
Resmi Din, din değil, bir sadakat ifadesidir onlarca. Din olmadığı için de okullarda, Batı’nın eleştirisine uğramadan öğretiliyor.
Resmi Şinto ilahlar döneminden ve İmparatora “ Ezeli Hükümdara “, beslenen saygı döneminden bu yana Japon tarihini yansıtır. O devlet tarafından düzenlenen bir dindir. Şinto mezhepleri yahut kültü de dahil olmak üzere, Budist ve Hıristiyanlık dinleriyle birlikte diğer dini alanların hepsi, bireysel inisiyatife bırakılmıştır. Bu iki alan, yönetim ve mali bakımından da ayrılır. Resmi Şinto İç İşleri Bakanlığına bağlıdır ve din adamları, törenler ve tapınaklar için gerekli para, devlet tarafından kaynaklanmaktadır. Şinto kültü, Budizm ve Hıristiyanlık dinleri Mili Eğitim Bakanlığına bağlı bulunan bir Diyanet Dairesine bağlıdırlar ve üyelerin isteyerek yaptıkları yardımlarla beslenmektedirler.
Resmi Şinto da periyodik olarak tapınmaya gitmek zorunluluğu yoktur. Din olmadığı için, din adamları her hangi bir kuralı öğretmeleri yasal olarak engellenmiştir. Bunu yerine sık sık düzenlenen ayin günlerinde, halkı resmen temsil eden kişiler gelir ve din adamı; kenevirden ve kağıttan yapılmış bayraklarla süslü asasını sallayarak onları günahlarından arındırır. Bu esnada din adamı iç mabedin kapısını açar ve ilahları tören yemeğine gelmeleri için yüksek sesle çağırır ve dua eder. Törene katılan her kes, rütbe sırasına göre eski ve yeni Japonya’nın her yerinde bulunabilen bir kutsal ağacın, beyaz kağıtlarla çizgi çizgi süslenmiş bir sürgününü büyük saygınlıkla sunarlar. Ve sonra din adamı, başka bir tarz bağırışlarla ilahları geri yollar ve iç mabedin kapısını kapar. Resmi Şinto’nun tören günlerinde imparator, halk için yapılan ayinleri izler.
Popüler bayram günlerinden pek çoğu da Resmi Şinto ile ilgili değildir. Böyle günlerde halk mabetlere dolar. Her birey ağzını suyla çalkalayarak kendisini günahlardan arındırmaya çalışır. Sonra çan ipini çekerek veya ellerini birbirine çarparak tanrıyı çağırır. Sonra saygıyla eğilir ve ipi bir daha çeker veya ellerini çarparak tanrıyı geri yollar.
Meslek gereği kendisini dine adamış birkaç sofu dışında, Japonya’da dinin sofulukla ilişkisi yoktur.
BUDA ve BUDİZM
Budizm MÖ 600 yıllarda Hindistan’ın Nepal yörelerinde yayılmaya başlamış, daha sonra Çin’e, Kore yoluyla da MS 600 yıllarında da Japon adalarına yayılmıştır. Sonrada gelen Zen-Budizm’le de güçlenerek Tokugava / EDO / döneminde devletin resmi dini olmuştur.
Budizm yolu inanç yolu değil, bilgi ve aydınlanma yoludur. Budizm esenlik yolu, ülküsü kişinin kendisini bilmesi, yenilemesi, geliştirmesidir. Amaç sonsuz bir hayat değil, evrim ve gelişimin son aşaması olan NİRVANA’ya yani hiçliğe, hiçliğin kararlı, değişmez mutluluğuna ulaşmaktır.
ZEN-BUDİZM
Buda düşüncesinin belli başlı kollarından biridir. 1.yüzyılda Hindistan’dan Çin’e gelmiş 8.yüzyıldan sonra orada büyük gelişme göstermiş ve 12.yüzyılda Japon adalarına ulaşmıştır. Zen-Budizm’in özü “ Aşkın bilgelik “ ile “ Coşkulu sevgi, aşk “ dır. Zen yolcuları SATORİ dedikleri bir aydınlanmayı ararlar. Bilgelik, dünyanın anlamını ve önemini kavramaktır. Aydınlanmış kişi, bilge kişi, kar-zarar hesaplarından, duyumsal acı-tatlı ayırımından sıyrılmış,kendi varlığını başkalarına aydınlık götürmeye adamış kişidir. Bilgelik kişinin içindedir. Zen insanı içimizdeki cahilliğin egemenliğinden kurtarmaya çalışır. Zen akılcılığı, kavramlaştırmayı ve biçimsel akıl yürütmeyi reddeder. Zen kendine gerçek olanı, “ gerçeği vurgular, gerçeğin yaşanmış olmasını şart koşar.
Zen, Japon sanatını etkilediği gibi, SAMURAİ yaşamı ile de yakından özdeşleşmiştir. Zen, samurai’ya hem ahlak hem de felsefe yönüyle arka çıkmıştır. Japonya 1333 Kamakura döneminden 1945 2. Dünya Savaşı sonuna kadar, Zen ruhu ve disiplini ile yönetilmiştir. Japonların, düşüncelerle çalışmak, yapmak ve başarmak dışında bir yaşam felsefeleri yoktur. Ama, bir ölüm felsefeleri vardır. Samurai iki kılıç taşırmış; uzunu düşmana, kısası olanı gerektiği zaman kendi canına kıymak için.
Bir Zen Ustası şöyle sesleniyor. “ Siz Satoriye erişince her çimen yaprağının ardında değer biçilemez taşlardan yapılmış anıtlar keşfedersiniz. Ama Satoriye erişmedikçe, anıtsal bir yapı bile bir çimen yaprağı ardına saklanabilir. “
Japonların Zen yorumu İslam Tasavvuf düşüncelerine yaklaşmaktadır. Şinto geleneğinin, dinden çok bir tarikata benzediği söylenebilir. Japon insanı dünyanın zevk ve nimetlerinden kendini yoksun bırakmadan dindardır. Şinto korkutan, cezalandıran bir din değildir. Seven, sevecen, bağlayan bir tanrılar dünyasıdır.
Japon insanının yaşam felsefesi , inanç ve sanatsal yönünü şöyle özetleyebiliriz.
Japon insanı TATAMİ denen 90x180 boyundaki dikdörtgen hasırlar üzerinde büyür, yarım tatamide oturur, bir tatamide yaşar, iki tatamide çalışır, beş altı tatamide bir aile yaşar.
En eskinin yazılısı, deyimi ile ifade edilen KOCİKİ ler Japon bilinç ve ruhunun ilk yazılı belgesidir. Onun için 1200 yıldan beri başı her derde girenin açıp okuduğu bir kimlik belgesidir. İmparator HİROHİTO 1945 yılında “ Koşulsuz Teslim “ kararının töresel dayanağını Kocikide “ Taşınmazı taşımak, dayanmaza dayanmak gücü “ sözlerinden almıştır.
Atasözleri ve özdeyişler bol ve çeşitlidir. Bunların çoğu Budizm ve Konfiçyüs ilkelerinden kaynaklanır. Ata sözleri Tanrı sözüdür; atalar tanrı olduğu için bu sözlere değer verirler.
Çift sayılar ve salt simetrik olan şeyler Japonlara ters gelir. Anlaşılmaz bir huzursuzluk verir. İki sayısı eksiktir, dört durağandır. Buna karşılık Japonların büyüsel sayısı ÜÇ tür.
Japonların ince düşünceli, ölçülü ve görgülü insanlar olduğuna bütün yabancı gözlemciler birleşir. Japonlar dikenli tel kullanmazlar. Ayrıca geçilmez, yapılmaz türünden olumsuz sınırlamalar yerine, neyin nerede, nasıl yapılacağını bildiren, olumlu bildirimler dikkati çeker. Bir yol kavşağında, geçilmez yerine, hangi yolun geçilir olduğunu gösterirler. Trafikte yayalar için yeşil yanınca, geçişi çabuklaştırmak için tempolu müzik yayını yapılır. Yine ışıksız yaya geçitlerinde yolun iki kenarına kovalar içinde flamalar koymaktalar. Geçmek isteyen yay kovadan bir flama alarak trafiği durdurup, karşıya geçtikten sonra flamayı kovaya bırakıp gider.
Tokyo dünyanın en temiz kenti olmayabilir fakat en temiz tutulan başkentlerinden
biridir. Tokyolu yolda sigara içmez, çoğunlukla bir şey yemez. Bunlar bir günde
elde edilen şeyler değildir. Zamanın akışı içinde insanların özüne işleyen
ve kültürleşen davranış ve yaşam biçimidir. Nitekim 1600 lü yıllarda
Portekizli Cizvit papaz Joao
Rodriquez’in tuttuğu günlükte o dönemin başkenti Miyako “ KİYATO “
dan şöyle bahsetmektedir. “ Kent çevresindeki
dağ ve yamaçlar bol sayıda üniversite ve manastırlarla, bunlara bağlı tapınak
ve bahçelerle doludur. Kent, kuzey-güney, doğu-batı yönlerine uzanan ve
birbirleriyle dik kesişen 38 er yol ile bunlar arasında kalan 1444 bloktan oluşur.
Her kavşakta, sokağa giriş çıkışı düzenleyen dört kapı var. Ana
-caddelerde, pınarlar, çeşmeler ve temiz su kanalları görülüyor. Bütün
yollar günde en az iki kez süpürülüp yıkanıyor. Halk, bahçe ve sanattan
anlıyor. Temizliği, hamamı ve yıkanmayı seviyor. Güzel ve zevkli
giyiniyor, çalışmayı, dinlenmeyi, konuşmayı biliyor.”
Japon insanı günlük olarak yıkanır. Banyosu olmayan, mahalle hamamına gider. Burun silmez sokağa. Para buruşturmaz, çünkü üzerinde “ BİRLİK, BARIŞ, UYUM “ VA “ simgesi prens ŞOTOKU TAİŞİ’nin resmi vardır.
Japon’un dünya görüşüne göre insanoğlunun yaptığı her iş, her şey sanattır. Hatta kendini öldürmek bile. Fırça sanatı, çay sanatı gibi. Çay sanatı 8. Yüzyılda Çin’den gelmiş, 1214 de YOŞAİ, çayı Japonya’nın ulusal içkisi yapmıştır. Japon tiyatrosu KABUKİ : KA “ müzik-saz “ , BU “ dans-oyun “ , Kİ “ beceri, ustalık, yaratıcılık “ demektir. Çin’den gelmiştir.
Canı sıkılan, üzülen Tokyolu gülümser
Japonlara göre Kİ-Ku yani kasımpatı çiçeklerin en güzeli , dişiliğin, güzelliğin, ve kutsallığın simgesidir.
Japon insanı için ayna kutsal bir simgedir. Dergahlarda , yani Kami evlerinde bulunur. Bu kutsal simge kapalı ya da örtülü tutulur. Çünkü kutsal simgelere bakmak töreye aykırıdır. ( kılıç, ayna ve mücevher ).
Japonca’da, bir insanın büyük küçük borçlarının hepsini içine alan, sorumluluklar anlamındaki sözcük, On’dur. On’un Japoncadaki kullanıldığı, sorumluluklar ve sadakat dan tutun, iyilik ve sevgi ye kadar bir takım sözcüklere çevrilebilir. Yine de bu sözcükler ON’un anlamını tam olarak ifade edemez. ( Bizdeki; Boyun borcu, mihnet borcu gibi). Anne ve babadan yüklenilen ON, kendi çocuklarına gösterdikleri sevgi, ilgi ve fedakarlıkla ödenir. Onlar da yüklendikleri ON’u, çocuklarını yetiştirirken öderler. Bize göre hiçbir şarta bağlı olmadığı için değer kazanan sevgi, iyilik ve cömertlik; Japonya‘da mutlaka şarta bağlıdır. Ve kabul edilen herhangi bir şey, bir kimseyi borç altına sokar. Bir Japon ata sözü bunu şöyle vurgular. “ ON kabullenmek yaratılıştan çok üstün cömert olmayı gerektirir.” İnsanın ON yüklenmesi bir fazilet değildir, ON’u ödemek ise fazilettir.
Dua ve dilekler sadece yaşama aittir.
Şogun İEYASU, saray hayatı için 1615 yılında yayınladığı özel bir yönergede, imparatorların siyasal ve idari katılması kesinlikle yasaklanmıştır. Onların yalnızca kültür ve sanat işleriyle uğraşmalarına izin verilmiştir. Bu nedenle Japon imparatorları içinde mimar, biyolog ve daha bir çok kültür ve bilim adamı çıkmıştır.
1978 yılında 26906 kitap basılmış ve 1974 yılında da günlük gazete trajı 58 milyondur. Kişi başına gazete sayısı İsveç’te 1000/572, Japonya’da 1000/526.
Batılılar insan varlığını, düşüncesiyle kanıtlar. Oysa Japon, varoluşunu bir ailenin bir üyesi olarak duyar ve yaşar. Batılı bireyin BEN düşüncesi, Japon insanı için BİZ duygusu şeklinde önem kazanır. Bu olgu varlık koşuludur. Biz duygusu, aile birliğinden doğar; akrabalar, komşular arasında gelişir, meslektaşlar, iş arkadaşları arasında sürdürülür. Komşulukta bizim ev, karşıdaki üç ev, yandaki iki ev deyimi, onlara karşı sorumluluğu da vurgular. Buna benzer töreyi, yok olmaya yüz tutsa bile Anadolu insanında görebiliyoruz.
Ülkenin ekonomik kalkınma ve başarısını inceleyen yabancılar bunu işverenle-işçinin, yönetenle-yönetilenin sanki tek bir aileymiş gibi çalışmasıyla açıklıyor. Japon Demiryolları örgütünde çalışan beş yüz bin işçi, kendilerinden “ Büyük Ailemiz “ diye söz ederler.
Japon kültürünü yakından incelemiş bir Türk, Japon mucizesi denen olayın hiç de mucize olmadığını ileri sürüyor.” Ancak Japon mucizesi diye tanımlanan olayın özünde yatan ve onun bel kemiğini oluşturan temel öğe, geleneksel Japon kültürü içinde var olan ve Japon insanından, toplum çıkarı için gerekli her türlü özveri ve boyun eğmeyi isteyen, ahlak anlayışı ve düşüncesidir. Kökeni Japon ahlakı ile Budist, Şintoist dinsel inançlardan alan bu duygu, bireye daha çocukluk yıllarından başlayarak aşılanır ve yaşam boyu pekiştirilir. Geleneksel Japon anlayışında birey, toplum için yaralı olabildiği, ona katkıda bulunabildiği ölçüde değer kazanır. Japon insan, üyesi bulunduğu gurup içinde uyumlu davranmak, guruba ters düşmemek ve gurup yararını her şeyden üstün tutmakla yükümlüdür. Buna uymayan birey, gurup dışına itilir ve başka bir guruba giremez, açıkta kalır ki, bu o birey için psikolojik bakımdan ölüm demektir.
Özetleyecek olursak, Japon, yaşayan her insanın Kami’leşeceğine inandığı için, yaşam ve onun erdemlerine her şeyden çok önem vermektedir. Yaşam Ben’likle değil Biz’likle yaşandığı zaman anlam kazanacağından, Japon için çok önemlidir. Bu nedenle de yaşam gerçeğin, güzelliğin, duygunun ve amacın ta kendisidir. Onun inançlarında cehennem korkusu ve tehdidi yoktur. Yaşamı en iyi bir tarzda birlikte yaşamak amacı vardır. Böyle olunca doğadaki her şey ve eylem anlamlıdır, yaşamaya ve yapmaya değer. Yoksa bu günkü sefaleti öbür dünyada telafi avuntularıyla oylansalardı, Asya’nın Doğusunda fazla tanınmayan bir adalar ülkesi olmaktan ileri gidemezlerdi.
Uzun bir tanıtımdan sonra, yine de Japonu ve Japonya’yı anlamanın zor olduğunu söylersek gerçeği yansıtmış oluruz. Batı’lılarca kullanılan “ Şu anlaşılmaz Japonlar “ deyimi zamanla Japonlarca da benimsenmiştir.
Krizantem Ve Kılıç adlı yapıtın yazarı felsefeci ve antropolog Ruth Benedict Japon insanın ruhsal ve sosyal yapısını şu yaklaşımlarla açıklar.
“ Japon’un dünyasında Kılıç ve Krizantem birlikte, aynı tabloda yer alır. Japonlar hem son derece alçak gönüllü, hem son derece çekingen; hem militarist, hem estetik anlayışı güçlü; hem kibar, hem çok kabadırlar. Aşırı derecede rijit olmakla birlikte, içinde bulundukları şartlara çabuk uyarlar. Uysaldırlar ama zorlanmaktan hoşlanmazlar. Hem gayet sadık, hem gayet nankördürler. Hem son derece cesur, hem son derece korkaktırlar. Hem çok tutucu, hem de yeniliklere son derece açıktırlar. Başkalarının kendi davranışları hakkındaki düşüncelerine önem verdikleri gibi suçlarını hiç kinse bilmediği zaman da, hatalarından dolayı kendilerini cezalandırırlar. Askerleri tepeden tırnağa kadar disiplinli, fakat yine de asidir. “
Batılı’nın kendine yabancı ve hiç tanımadığı Japon insanının onca başarısını ve o oranda da karmaşık dünyasını gördüğünde şaşırması ve anlayamaması doğaldır. Buna neden Batılıların kendilerini dünyanın gerçek sahibi ve efendisi olarak görmeye alıştırmalarındandır.
Sosyal Antropolog Bozkurt Güvenç’in de belirttiği gibi “ Üzerinde güneş batmayan Britanya İmparatorluğu, kendilerini tüm ulusların üstünde gören Almanların, ya da uygarlık yolculuğunun değişmez bayrak taşıyıcısı olduğuna inanan Fransızların, Bat’ya benzemeyen bu doğu insanlarını daha nesnel biçimde değerlendirmesi beklenemezdi. Batı düşüncesi geri kalan dünyayı hem küçük görüyor, hem de bencilce eleştiriyor. “
Kanımca Japon insanı, sadece yaşamı ve onun erdemini öğrenmeye çalışmaktadır. Onun için en büyük amaç, bireyin yaşamını en iyi ve erdemli bir şekilde düzenlemesi ve kendisini buna adamasıdır. Uzakdoğu’nun beş temel inanç yolu olan Brahmaniz, Budizm, Konfiçyüsçülük, Şinto ve Zen-Budizm her şeyin anlamını YAŞAM ‘da bulur. Bu inançlarda, diğer Ortadoğu dinleri ve inançları gibi ahiret, cennet ve cehennem düşüncesi yoktur. Çünkü Japob ölüp KAMİ’leştikten sonra onun için tek önemli olan, geride bıraktığı anıları ve başarılarıdır. Her şey yaşanan hayat içindir, gelecek için yatırım düşüncesi olmadığı için, Japon bütün gücünü yaşanan gerçek için kullanır. Soyut ve bilinmeyen bir gerçek için değil. İşte Japon mantığı ile Batı mantığı arasındaki kavram farklılığının nedenleri, bu inanç modellerinde yatmaktadır.
Ayrıca bir ulusun yaşam biçimi ve karakterini, coğrafi konumları ve iklimi de etkilemektedir. Ünlü tarihçi İBN HALDUN Mukaddime adlı yapıtında, iklimin insan karakterine olan etkilerini 1400 lü yıllarda dile getirmektedir. Okyanusun üzerinde binlerce tektonik adada yaşayan Japon insanı, korkunç depremler, tayfunlarla birlikte kendine özgü karakter yumağını sarmıştır. Binlerce yılda sarılan bu yumak, birkaç ay ya da birkaç yılda, çözülüp anlaşılması doğal olarak beklenemez.
Yine Bozkurt Güvenç “ Japon insanı ne toplumcu sosyalist ne de bireyci kapitalist. Bu sistemlere özen duymayan ve topluca yaşamak isteyen bir insan. Bu düşünceye sahip başka bir ulusun varlığını bilmiyorum. “ derken bizleri gerçekçi bir yaklaşımla konunun özüne yönlendiriyor.
Japonya ile ilgili bu çalışma bana ,bizim dışımızdaki dünya hakkında ne kadar az bilgi sahibi olduğumu gösterdi. Bilgi sahibi olmadan, fikir sahibi olunamayacağını bir kez daha yaşadım. Dilerim bu ilke hepimizin rehberi olsun.
![]()
26 Ocak 1982
Özkan ARAS
9 Mart 1990
22 Şubat 2001
![]()
KAYNAKÇA
Japon Kültürü Bozkurt Güvenç İş.Bank.. 1980
Krizantem ve Kılıç Ruth Benedıch İş. Bank 1994
Japon Gücünün Sırrı Karel von Wolferen İş. Bank.
Japon Eğitimi Anonim M.E.B. 1998