(1883-1931)

            " Bir şey söylemeye geldim ve şimdi onu söyleyeceğim. Eğer beni ölüm engellerse, o yarın tarafından söylenecektir. Çünkü yarın sonsuzluğun kitabında hiçbir sır barındırmaz.

            Yaşamaya geldim, sevginin görkeminde ve güzelin ışıltısında; onlar ki Tanrının yansımalarıdır. Buradayım, yaşıyorum ve yaşam alanında sürgün edilemem, çünkü sözüm canlıdır ve beni ölünceye kadar yaşatacaktır.

            Herkesin yanında ve herkesin uğruna olmaya geldim ve bu gün benim tek başıma yaptıklarım yarın yığınlardan yankılanacaktır. Şimdi neler söylüyorsam tek yürekten, yarın binlerce yürek tarafından söylenecektir. "

 

            CİBRAN'ı 1953 yılında " Hak Erenler " adıyla yayınlanan eseriyle tanımıştım. Kitabı hayranlık ve heyecanla defalarca okudum. Gençliğin o dur durak bilmeyen neden ve niçinlerine bir cevap bulmanın mutluluğunu bulmuştum. Kitap benim olmadığı ve bulunamadığı için onu ezberlemiştim adeta. Bir çok yerde onun aydınlık düşüncelerini yeni beyinlere aktarırken, görevimi yerine getirmemin kıvancını yaşıyorum.

            Bu gün Cibran'ın yukarıdaki çağrısını geç de olsa yerine getirmek için karşınızdayım. Çünkü birkaç yıldır " Şimdi neler söylüyorsam tek yürekten, yarın söylenecektir binlerce yürekten." Sözleri kafamda yankılanıyordu ve beni göreve çağırıyordu.

            1960 lı ve 70 li yıllarda Batı Avrupa ve ABD de gençlik arasında en çok okunan ve tartışılan yazarlardan biridir. Halil Cibran. Yazar anı zamanda günümüzde de güncelliğini korumaktadır. Ünlü eseri ERMİŞ ( Hak Erenler ) ABD de o yıllarda elli bin üzerinde baskı yapmış, aynı zamanda elliyi aşan dile çevrilmiştir. Bu gün bile gençliğin yol göstericisi özelliğini sürdürmektedir.

            Bir Yakındoğulu şairin Batı dünyasında bu kadar etkili olmasının nedeni, işlediği temanın evrenselliği ve İngilizce'yi çok iyi kullanmasında kaynaklanmaktadır.

            Yaşadığı günlerde düşüncelerinin, toplumun bir çok kesimi tarafından benimsenmesi kitaplarının egemenlerce tehlikeli ve ihtilalci bulunmasına neden olmuştur. Gençliği zehirleyici görülerek Beyrut'ta Pazar yerinde yakılan ilk kitabı, Paris'te iken yazdığı " İsyankar Ruhlar " dır. Bu yüzden Marotin kilisesi tarafından aforoz edilmiştir. Kitapları Nazi Almanya'sında da yakılmıştır.

            Halil Cibran 1883 yılında Lübnan'da doğmuştur. Aile kökünün nereden geldiği tam olarak bilinmemektedir. Kendi araştırmaları, kökeninin Arap matematikçi El Harezmi'ye dayandığını belirtir. Bazı kayıtlar ailenin Beşeri köyüne 17. yy. da geldiklerini göstermektedir.

            Aile içinde anlatılanlara göre geçmiş Babil'deki Kaldeli'lere uzanmaktadır. Bir başka görüş de, Türkiye'nin Tunceli yöresinden göç ettiklerini ileri sürer. Yavuz Sultan Selim zamanında ( 1514 ) Konya, Karaman, Ankara, Kayseri bölgelerinde yaşayan Milan, Berazan, Karakeçi, Cibran, Hasenan, Sipkan, Hahderan, Celali aşiretleri ; Viranşehir, Varto, Muş, Hınıs, Eleşkirt, Patnos, Ağrı, Erciş ve Van yörelerine yerleştirilmiştir. Adı geçen Cibran aşireti belki de Halil Cibran'ın aile kökeni olabilir.

            Cibra on iki yaşındayken ailesi Amerika'ya göç etti. İlk, orta ve liseyi Boston'da tamamladı. Daha sonra isteği üzerine Beyrut El Hikmet Medresesine okumak üzere geldi. Burada tıp, uluslar arası hukuk, dinler tarihi ve müzik eğitimi aldı.1901 yılında çok iyi dereceyle medreseyi bitirdi.

             1902-1908 yıllarında resim yaparak geçimini sağladı. 1908 de Paris'e giderek Güzel Sanatlar Akademisine yazıldı. Üç yıl süre ile Auguste Rodin'den ders aldı. 1918 de ilk kitabı DELİ yayınlandı. 1923 te de " ERMİŞ " bunu izledi. Bu kitabı, adını dünyaca tanınmasını sağladı. Bunları, İnsanoğlu İsa- Yer Yüzü Tanrıları izleyerek ününü perçinledi.

              Cibran 1910 da Boston'a döndü. Kısa bir zaman sonra Newyork'a yerleşti ve ölümüne kadar orda yaşadı. Paris'te iken ünlü Rodin, Debussy, Genç Gaibaldi ve Edmont Rostant'ın portrelerini yaptı.

            İstemesine rağmen parasızlık nedeniyle Beyrut'a dönemedi. 1931 yılında 48 yaşında yalnız ve yoksulluk içinde öldü. Vasiyeti üzerine doğduğu yer olan Beyrut'un Beşeri köyüne gömüldü.

            Çektiği acılar ve yoksulluk Cibran'ı içinden çıkılmaz bataklıklara sürüklememiştir. Sevgiyi tüm insanları ve doğayı sevme olarak ele almış, bireysel acı ve kederlerin toplumsal nitelikte olduğunu göstermiştir.

Ermiş'te sevgiyi şöyle dile getirir.

Sevgi size kılavuzluk edince peşinden gidiniz,

Sevginin yolları dik ve sarp olsa da.

Sevgi sizi geliştirir, fakat budaya budaya ızdırab verir.

Siz, sevgiye yol göstereceğinizi sanmayın, çünkü sevgi sizde değer

görürse, her yolu gösterir.

            Kısacık ömrüne sığdırılmış evrensel bir humanizmanın unutulmaz yapıtları bu yün olduğu gibi, gelecekte de aynı değerde yol gösterici olacağına inanıyorum.

            Cibran'ın bütün yapıtlarında kutsal bir sesleniş vardır. Bunda doğup büyüdüğü toprakların uygarlığın beşiği ve üç semavi Sami dininin etkisi büyüktür. Ayrıca düşüncelerinde Doğu ve Batı felsefelerinin sentezini görebiliriz.

            Onun yapıtlarında öğreten ve öğrenen vardır. Bu, Çin ve Hint öğretilerinde olduğu gibi, öğreten sürekli doğa, toplum ve insanın evrensel yaslarını anlatır. Bunlar birbirinden soyutlanamaz. Çünkü bunlar ilişki ve varoluş zorunluluğudur.

            Ona göre doğanın kendisinden başka gizi yoktur. Maddeciliğe karşıdır ve diyalektik yöntemle doğayı çözümlemeyi öngörür. Onun için, İNSAN en yüce doğa olayıdır.

Bunu, şöyle dile getirir.

Benim varlığımın sonu yoktur. İnsanının ruhu, Tanrının yaradılışta kendinden ayırdığı meşaledir.

Yücelik insanoğlunun gerçek benliğidir.

Yine; Zincirin, en zayıf halkası kadar zayıf olduğu gibi, aynı zamanda en güçlü halkası kadar da güçlü olduğunu ve insanları küçük çabalarının boyutlarına bakarak ölçmenin, okyanusun gücünü dalgalarının köpüklerine bakarak tahmin etmeye benzer." Düşüncesiyle vurgular.

Dilimize çevrilen " SÖZLER " adlı kitabının önsözünde çevirmenin:

" Doğu düşüncesinin Batı dili ile yazmış ve kendisini kabul ettirmiştir. Batıya akıl öğretmek zordur. Bu kişi hele Doğulu ise. Batı akıl öğreten kişinin kendisinden olursa ses çıkarmaz, ama Doğulu hele Yakındoğulu ise hiç dayanamaz hiç dayanamaz. Kim oluyor bu Şarklı der. Cibran, Batı'nın bu insafsız önyargısını kırmıştır. Üstelik kırmakla kalmayıp, Batı'nın gözlerini Doğuya çevirtmiştir. 1960 sonrası " Çiçekli Devrimciler " Cibran'ı bayrak edinmişlerdir." Düşüncelerine katılmamak elde değil.

            Türkiye'de ilk olarak " Hak Erenler " 1946 yılında Ömer Rıza Doğrul tarafından Türkçe'ye çevrilerek yayınlanmıştır. O yıllarda Japonca ve Sanskritçe dahil bir çok dile çevrilmiştir. Ermiş'in Amerikan Başkanı Wilson, Mahatma Gandi ve bir çok İngiliz ve Fransız yazarları tarafından övülmesi karşısında Cibran, " Hayalimden bile geçirmediğim ilgi ve sempati ile karşılanmam nedeniyle ara sıra utanıyorum " demekten kendini alamamıştır. Ülkemizde daha sonraları Ermiş adlı ile defalarca basılmıştır. Bunu SÖZLER ve ERMİŞİN BAHÇESİ izlemiştir.

            Cibran'ı ve yapıtlarını yorumlamanın pek kolay olmadığının bilincindeyim. Otuz altı yıldır onları her hatırladığın ya da her okuduğumda, aynı hayranlığı duyuyor ve daha derinden kavrıyorum.

            Yıllardır, düşüncedeki akış hızı ile bunların sözcüklere dönüşmesindeki yavaşlığı ve yetersizliği anlatır dururum. Bu duyguyu Cibran'dan izleyelim.

            Düşünce uzayın bir kuşudur, sözcüklerden yapılmış bir kafese konduğunda belki kanatlarını açabilir, ama uçamaz."

            Cibran için en üstün değer, insan olmak bilinci, sevgi ve özgürlüktür. Bunlar olmadan hiçbir şeyin anlamı yoktur. Bu nedenle o, yaşamının özgürlükçü ve hakça bir yönetimle gelişmesine inanan ve bunu savunan bir düşünürdür. Bu ilkeleri savunduklarında başlarına gelen işlerin şaşkınlığı içinde olanlara Cibran:

            " Şaşılacak bir şey yok, her şey çok açık. Eğer övünçle içinde dolaştıklarının gerçekte kendi yıkıntıları olduğunu uyarıyorsanız, dilsiz boyunları, kütükle kılıç arasından çekip almaya çalışıyorsanız, kahraman sayılanların yüzlerine zorbalıklarını haykırdığınızda, elbet hesap soracaktır, elbet meydanlarda yığılıp ateşe verilecektir sözleriniz "

Arkasında hemen şu açıklamayı yapar:

"Gerçeği arayıp da onu insanlara açıklayan herkes acı çekmeye mahkumdur. "

Ezilmişliğin ve geri kalmışlığın getirdiği yılgınlık ve suskunluğun tutsağı yığınlara şöyle seslenir:

" Ne yazık o ulusa ki bir urba giyer, kendi dokumaz, bir ekmek yer kendi hasat etmez ve bir şarap içer ki kendi testisinden akmaz.

Ne yazık o ulusa ki zorbayı kahraman diye alkışlar ve gösterişi fatih cömertliği sayar.

Bir ulusa ne yazık ki rüyasında küçümsediği tutkuya uyanıkken boyun eğer.

Ne yazık o ulusa ki bir cenaze töreninde yürürken sesini yükseltmez, yıkıntıları içindeyken bile öğünür ve ensesi kılıçla kütük arasında uzanırken ayaklanmaktan geri duracaktır.

Devlet adamı bir tilki, düşünürü bir hokkabaz ve sanatı yamama ve taklit olan o ulusa ne yazıktır.

Ne yazık o ulusa ki yeni yöneticilerini borazanlarla karşılar ve yalnızca bir diğerini yine borazanla karşılamak için yuhalarla uğurlar.

Ne yazık o ulusa ki bilgileriyle yıllardır dilsiz ve güçlüleri beşiktedir henüz.

Ne yazık o ulusa ki parçalara bölünmüş, her parçası kendini bir ulus sanır. "

            Dış tutsaklığımız kadar iç tutsaklığımız da önemli. Hatta iç tutsaklığımızla savaşım çok daha zor. Bunların temelinde, karşıtlarıyla var olma düşüncesi yatar. Çin düşüncesindeki YİN ve Yang, İran Zerdüşt düşüncesinde, Ahura Mazda ve Ehriman çatışması gibi. Bu felsefe de " Zıtları ( karşıtların ) Bir'liği olarak ifade edilir.

Cibran bunu:

            " Gerçek şudur ki, varlığınız içindeki her şey birbirine sarmaş dolaş olarak devinmektedir. Arzulanan ile korkulan, nefret edilen ile kutlanan, kendisine yönel ilen ile kaçılan birbirine girmiştir. Bütün nesneler, sizlerin içinde, birbirleriyle kesişen gölgeler gibi çift çift gezinmektedir." Şeklinde açıklarken "

" Sevinciniz peçesini kaldırmış kederinizdir. Onlar daima birlikte gelirler, biri yanı başınızda iken, öbürü yatağınızda uzanmış uyuklamaktadır." Der.

            İnsanlardaki iç ve dış bağımsızlığın yitirilmesindeki en büyük etken, aşırı sahip olma duyusu ve eldeki ile yetinememededir. Bu duygu ve istekler insanı hem kendinin, hem de yaşadığı toplum veya kurumların tutsağı yapar. Bu bir yerde toplumun uyduğu ve içgüdülerin de oyuncağı olmaktır. Çünkü insan içgüdülerine aklı, mantığı ve zekası ile baskın olduğu oranda insandır. İçgüdüler bize hayvanlık dönemimizin mirasıdır. Gerçi güdülere de gereksinmemiz vardır, fakat aklın ve mantığın denetiminde olması koşuluyla.

             Cibran özgürlük, iç ve dış bağımsızlık ve çelişkilerin birliğini her eserinde, önemini dile getirir. Daha önce de belirttiğim özgürlük ve bağımsızlık düşüncesi olmadan hiçbir şey gerçek kimliğine kavuşamaz. O, özgürlük parantezi insan hayatındaki önemli köşe taşlarını gösterir ve bunları açıklayarak bizleri aydınlatır. EL MUSTAFA'NIN ağzından:

" İhtiyaçlar ve ızdırablar hayatımızı kuşattığı halde çıplaklık ve bağımsızlık içinde olanlara üstün geldiğimiz zaman özgür sayılırsınız.

Fakat mutlak özgürlük de olası değildir, çünkü:

" Özgürlüğünüz kendisine vurulmuş olan zincirlerden kurtulduğunda, daha büyücek bir özgürlüğe zincir olur." der.

            Cibran eserlerinde insan hayatına yön veren bir çok kavramı dile getirir. Bunlar sevgi, evlilik, çocuk, suç ve ceza, yargı kendini bilme, iyi ve kötü, yaşam, bilgi, dostluk ve buna benzer köşe taşlarıdır. Bunları irdeler, aynı zamanda gelecek nesillere aktarılmasını öğütler. Bağımsız ve kişilik sahibi olarak yetişmemiş bir çocuktan, yaratı ve üstün nitelik beklemek yersizdir.

Onun çocuklar konusundaki düşünceleri, çağımızı aşar niteliktedir:

            " Çocuklarınız, sizin çocuklarınız değildir. Bunlar kendini özleyen hayatın oğulları ve kızlarıdır. Siz bunların dünyaya gelmelerine aracı oldunuz, fakat bunlar sizin değildir. Gerçi onlar sizinle beraberdir, fakat sizin malınız olamazlar. Onlara sevginizi verebilirsiniz, fakat düşüncelerinizi asla. Çünkü onların kendilerine özgü düşünceleri vardır. Siz onların gövdelerini barındırabilirsiniz, fakat ruhlarını barındıramazsınız, çünkü ruhları yarının sarayındadır. Sizse orasını rüyanızda bile göremezsiniz. Siz onlara benzemek için uğraşabilirsiniz, fakat onlar kendinize benzetmek için uğraşmayınız. Çünkü hayat geriye adım atmaz dün ile ilgilenmez. "

            Yetmiş beş yıl öncesine ait bu düşüncelerin günümüzün ileriside bir yapıya sahip olduğunun kanıtı oluyor. Bunun sonucu, çağını aşan bir çok bilgenin sonu olan sürgün, aforoz, sefalet ve yalnızlık içinde ölüm, Cibran'ın da yoldaşı oluyor.

            Cibra, kadın ve erkek konusunda hiçbir sosyal ayırım gözetmez, resimlerinde bile ikisini de çıplak ve eşit sayıda yapar.

Aşkı ve sevgiyi kutsarken:

            " Tanrının sessiz hatırasında bile yan yana duracaksınız. Fakat beraberliğinizi mesafeler ayırmalı. Birbirinizi seviniz fakat sevginizi zincirlemeyiniz. Sevginiz ruhunuzun kıyıları arasında kımıldayan bir deniz olsun. Birbirinizin

            " Tanrının sessiz hatırasında bile yan yana duracaksınız. Fakat beraberliğinizi mesafeler ayırmalı. Birbirinizi seviniz, fakat sevginizi zincirlemeyiniz. Sevginiz, ruhunuzun kıyıları arasında kımıldayan bir deniz olsun. Birbirinizin kadehini doldurun, fakat aynı kadehten içmeyiniz. Beraber şarkı söyleyiniz, dans ediniz, eğleniniz, neşeleniniz,fakat her biriniz tekliğini unutmasın. Kalplerinizi birbirine veriniz, fakat her biriniz kendi kalbine sahip olsun, çünkü kalbi ancak hayat eli koruyabilir."

Bilgi konusunda ise Cibran:

" Hayret etmek bilginin başlangıcıdır." Der. Ve:

            " Bilgi sizin gerçek soyluluk simgenizdir. Babanızın kim olduğu ya da ırkınızın ne olduğu hiç mi hiç önemli değildir. Tanrı sizlere bilgiyi vermiştir, ama bilginizin ışığı ile sadece ona tapmanız değil, aynı zamanda kendi zayıflık ve güçlülüğünüzü de tanımanızı ister. İnsan içinin zenginliği, yüzünü güzelleştirir ,sevecenlik ve saygı doğurur onda. Sizi aydınlatabilen biri, size kendi öz kardeşinizden bile daha yakın akrabadır. Bir cahil ile dostluk kurmak, bir sarhoşla tartışmaya benzer." Derken, önemle şunları vurgular.

            "Eyleme geçen küçük bir bilgi atıl duran yığınsal bilgiden kat be kat daha değerlidir.

            Dostluk insanın her zaman gereksinim duyup da yine de kolay kolay bulamadığı bir ilişkidir. Dostluk için:

            " O sizin sevgi ektiğiniz, şükran biçtiğiniz tarladır. Dost size kendi fikrini anlatınca içinizden gelen HAYIR veya EVET'i esirgemeyiniz. Dost susunca, kalbiniz onun kalbini dinlemeye devam etsin." der.

İyilik ve kötülük içinse.

            " Suçluyu tokatlamak isteyen kimse suçun işlenmesine sebep olan kimsenin de yüreğine baksın. Öldürülen limse, öldürülmek suçundan hesapsız bırakılmamalıdır. "

Vermek konusunda söylenmiş en güzel ve anlamlı ifadeyi dile getirir.

            " Tanrı, veren kimselerin elleriyle konuşur ve onların gözleri içinden bütün dünyaya gülümser.

Ver ki vermek mevsimi varislerinin değil senin olsun."

            Tanrı konusunda o kadar yalın öylesine içtendir ki, insan bu güne kadar bu şekilde düşünemediğine adeta hayıflanır.

            " Tanrınızı tanımak için muammaları çözmeye kalkışmayın. Daha fazla etrafınıza bakınız, çünkü O, sizin çocuklarınızla oynuyor."

Yaşam içinse:

            " Yaşam yaşayan şeylerin hepsinden daha eskidir. Güzelliğin, dünyada güzel doğmaktan önce de var olduğu gibi.

Yaşam bizim sessizliğimizde şarkı söyler ve uykularımızda rüya görür.

            Yenik ve düşkün olduğumuzda bile ağladığımız zaman , yaşam bize gülümser ve biz zincirlerimizi sürürken bile özgürdür. "

            Her başlangıç bir sonuca gebedir. Cibran da sonucu, o beklenen sonucu kulağımıza fısıldar. Fakat her sonuçta bir başlangıcın müjdesi olduğunu da hatırlatır.

            " Gidiyorum, fakat henüz söylenmemiş bir gerçekle gidiyorum, o gerçek beni arayıp bulacak ve birleştirecektir.

            Parçalarım sonsuzluğun sessizliklerine saçılmış olsa bile. Ve yine karşınıza gelip o sınırsız sessizliğin yüreğinden doğmuş bir sesle konuşacağım.

            Ve size açıklamadığın her hangi bir güzellik varsa, bir kez daha yeniden çağrılacağım.

Evet hatta kendi adımla, EL MUSTAFA olarak.

            Ve bütün eksik kalanlardan söz etmeye geri geldiğimi anlayacağınız bir işaretten.

            Çünkü Tanrı kendisinin insanlardan gizli kalmasına , ne de sözlerinin insanın yüreğindeki cehennemde üstü örtülü yatmasına dayanamaz.

Ölümden sonra da yaşayacağım,

Ve kulaklarınızda şarkı söyleyeceğim

Koca dalgalar beni geri çektikten sonra bile,

Denizin engin derinliklerinde.

Sofranız oturacağım bir beden taşımasam da,

Ve tarlaya gideceğim sizinle,

Görünmez bir ruh olarak.

Ocak başınıza geleceğim,

Göze gizli bir konuk olarak.

Ölüm yüzümüzü örten maskeden başka hiçbir şeş değiştirmez.

Ormancı hala bir ormancıdır,Çiftçi, hala çiftçi,

Ve şarkısını rüzgara söylemiş biri

Dolaşan kutsal ruhlara da söyleyecektir.1

 

            Cibran bir arı gibi, binlerce çiçeğin özünü toplayarak eşine zor rastlanır güzellikte eserler yaratmıştır. Her konu binlerce yılın imbiğinden geçen kavramlar olmasına rağmen, ondan çok daha değişik ve derinlemesine bir soluğa kavuşmuştur. Düşünüldükçe ve tekrar tekrar okundukça daha da artan saygı ve hayranlık duymamak elde değil.

            " Kardeşlerim, her kim olursanız olun, ister kilisenizde tapının, ister tapınağınızda diz çökün, ister caminizde dua ediyor olun, sizi seviyorum. Siz ve be bir inancın çocuklarıyız. Çünkü dinin değişik yolları hepimize uzanmış O yüce varlığın sevgili parmaklarıdır."

            Ondaki evrensel sevgi anlayışı ve özündeki göz kamaştırıcı güzellik bir aydın olarak görmemek olanaksız. Başından beri her kelime ve cümledeki içeriğin, aydının anlayış amaçlarına uyumu, sevindirici olduğu kadar da şaşırtıcı. Çünkü o bir Yakındoğulu, dinler ve uygarlığına beşiklik eden yerde yeşermiş bir düşünce çiçeği. Kökleri o kültürün derinliklerinde hayat bularak gelişmiş. Bu humanizma daha binlerce CİBRAN'a gebe kalacaktır. Yeter ki özgürlüğün gerçek anlamını ve onu hiçbir değere feda edilmesin. Dolayısıyla insanın kul veya köle değil tanrısal ateşin bir kıvılcımı unutmayalım.

25 Aralık 1989 Özkan ARAS

Diğer Yapıtları:

 

Ermiş Kendimle Konuşmalar

Ermişin Bahçesi Haberci

Sözler Kum ve Köpük

Gezgin

Deli

Lazarus ve Sevgilisi

İnsanoğlu İsa

Fırtınalar