![]() |
DOĞA’NIN DİLİ
Yıllardır uygar sözcüğünün nedense hep Batı sözcüğü ile yan yana olmasına özen gösterilmiştir. Uygar Batı deyimi, tabi ki bizlerin uygar sözcüğünden ne anladığımıza bağlı bir tanımlama. Çok yönlü bilgilenmiş ve bu bilgilerin özünü kavramaya çalışanlar için uygarlık kavramı çok farklı. Özü yitirme, sevgiye yabancılaşmaya karşın, elde edilen görüntüsel başarıların olumsuz sonuçları hemen ortaya çıkacak şeyler değildir. Bu gelecek kuşaklara çıkacak maddi ve manevi
faturalardır. Manevi faturalar, bireysel ve toplumsal çöküntüler sonucu sevgisizliktir. Bunların doğurduğu panik ve bilinçsizlik, maddi yıkıntıların hazırlayıcısıdırlar.
Bizim kuşak “ doğa ile savaş “ sloganları ile yetiştirilmiştir. Şimdilerde, hem bunu bize öğretenlerden, hem de akıl yürütmeden bunları uygarlık ve insan üstünlüğü ya da gücü gibi gören bizlerden utanıyorum. Altmışına yaklaşırken, uygarlığın doğa ile savaş değil,
UYUM olması gerektiğini daha bilinçli olarak kavrıyorum.
Batı’nın az gelişmiş diyerek, uygarlık sıfatını yakıştıramadığı bir çok ulusun doğa ile daha bir uyum ve barış içinde olduğunu, şimdilerde daha iyi anlıyoruz. Hatta ilkellik olarak gösterilen doğaya tapışın, düşünmesini bilenler için hiç de öyle basit ve ilkel olmadığını, birçok anlam içerdiğini yeni yeni kavrıyoruz.
Bilim olarak adlandırılan bilgi dallarının tümünde bir bağlantı
lar zinciri görebiliyoruz. Yakın zaman fiziğinde artık canlı, cansız diye bir ayırım olmadığı biliniyor. Tüm evren bir uyum ve bir iletişim içinde olduğu gibi, aynı zamanda devingen.
Batı bin yıllık karanlığından uyanırken o heyecanla, kendi dışındaki kültürleri inceleme zahmetine katılmadan ya da bile bile göz ardı etti. Çala kalem her şeyi ilk keşfetmişlik yanılgısına düşmüş, bilinçsizce onlara özenen ulusları da yanılttı ve yanıltmaktadır.
Fakat fizik, kimya, biyoloji ve psikoloji alanlarında yapılan araştırmalarda, kendi yanılgılarını gördükçe şaşkına döndüklerini de görüyoruz. Öyle ki, ilk önceleri görmezlikten geldikleri, ilkel buldukları kültürlere yönelip, yanılgılarının nedenlerini araştıran bilim adamlarına az da olsa rastlıyoruz.
Sosyal ve bilimsel alanda uygarlık,
“ insanın tüm algıladığı şeylerle bir bütün oluşturduğunu ve bunların birbirleri ile sorumluluk ve zorunluluk bağlarıyla bağlı olduklarının bilincidir.” Tıpkı insan beynini oluşturan milyarlarca nöron ve onları birbirine bağlayan sinapslar gibi. Bu nedenle dünyamızı devasa bir beyin gibi görebiliriz. Sonuçta doğaya yaptığımız her olumsuzluk tüm insanlığı etkileyecektir ve etkilemektedir.
Bu yüzden gelecekte insanlığı bekleyen ve kaçınılmaz yıkımları önlemek için, kurulan partiler, bakanlıklar ve dernekler yetersiz ve yüzeysel görülmektedir. Tek çıkış yolu, eğitimi ana okullarından başlatmak ve çevreyi koruma kurallarını
Anayasa’da çok net, yoruma gerek kalmadan, siyasi partilerin çıkarlarına alet edilemeyeceği yer almasıdır.
Şuna inanıyorum ki, gelecekte savaşlar, doğayı tahrip edenle, buna karşı olanlar arasında olacaktır.
Şimdi gizemlerini bize sevgi diliyle açıklayan DOĞA’ya dönelim. Son yıllarda tanınmaya başlanan bilinçli metalleri ve konuşan yunusları başka bir gündemin konusu olarak bırakıp, bitkilere ve onların bizlerce gizem olan yaşamına kısaca göz atalım.
Bu konuda, benim için en zengin kaynaklardan biri olan, Peter Tompkins ve Christopher Bird’ün araştırmaları olan “ Bitkilerin Gizli Yaşamı “ adlı yapıttan, can alıcı noktalarının özetini aktarmaya çalışacağım.
“ Bir bitkiden daha önemli ya da Afrodit’i saymazsanız, bir çiçekten daha alımlı hiçbir varlık bulamazsınız. Gezegenimizde, insan yaşamının gerçek döl yatağı, DÜNYA ANA’I örten çimenlerdir.” Tümcesi ile başlayan bu yapıt, çoğumuzun ilk kez işittiği, bitkiler dünyası hakkında verdiği bilgilerle bizleri şaşkına çevirmektedir.
Son yı
llarda insanlar, doğa ile uyumun zorunluluk olduğu bilincine vardıkça, doğa ile savaşın anlamsızlığı ve ortaya çıkardığı sorunlar daha iyi anlaşılmaktadır. Daha açık bir anlatımla, insan denen ve dünyamızda en gelişmiş varlık dediğimiz bu canlının gerçekte, görüş, işitiş ve hissediş yönünden ne kadar sınırlı kaldığı ortaya çıkmaktadır.
Bitkiler dünyasının özelliklerini kısa başlıklarla özetlersek, onların da bizler kadar, hatta bizlerden çok daha ileri duyuş, görüş ve hissediş özellikleri olduğunu görebiliriz.
BİTKİLER VE ALTINCI DUYU
Bitkilerle bakıcıları arasında bir iletişim
olmakta ve bu iletişim kilometrelerce uzakta bile devam etmektedir. Aynı zamanda bütün canlılara karşı olumsuz düşüncelere tepki göstermektedirler. İş bununla da bitmemekte, lavaboya dökülen kaynar suyun kirli su borusundaki bakterileri öldürmesine bile tepki göstermektedirler. Bu deneyimler yaşamın temelinde bir tür hücresel bilinç yattığı düşüncesine yer vermektedir. Bu da insanda bu tür gözlemlerin, bir tür toplam belleğin hücre düzeyine kadar iniyor olabileceği düşüncesi yaratıyor. Bu nedenle, şayet bu yaklaşım doğruysa, beyin bir bellek depolama organı değil, yalnızca açıp kapa mekanizması olabilir düşüncesi olabilir düşüncesini ortaya çıkarabilir.
Bitkiler, en büyük tepkilerini çevrelerindeki canlı hücrelerin ölümüne özellikle tutarlı olarak insan hücrelerinin ölümüne gösteriyor. Aynı zamanda haz ve sevince de tepki gösteriyorlar. insanlardaki seks ilişkilerinin doruk noktalarında da çok daha fazla hassasiyet gösteriyorlar. Bu da binlerce yıllık bazı yörelerde, tarlada sevişmenin mahsule bereket getireceği inancını doğrular.
BİTKİLERİN MEKANİK ALANDA KULLANILMASI
Bir uzman bitkiye aktardığı duygu ve düşünceleri ile ray üzerinde giden bir oyuncak trenin yanıt vermesini ve gidiş yönünü ters çevirmesi sağlanmıştır. Aynı düşünceleri bir bitkiye göndermek yolu ile bir model uçağı isteğine uygun olarak havalandırmayı ve indirmeyi başaranları görüyoruz.
En ilginç sonuçlardan biri de Japonya’da bir felsefe doktoru olan Hashimato’nun, çiçekleri çok seven eşinin yardımı ile bir KAKTÜS ile konuşma sağlayabilmesidir. Eşinin bitkiye olan sevgisini dile getirdiğinde ondan yanıt almaktadır. Bitkinin çıkardığı titreşimler sese dönüşüp, hoş ve değişken ritim ve tonlar ile daha çok şarkıya benziyor. Daha sonra kurduğu yakınlık sonucu ona, sayı saymasını ve yirmiye kadar toplama yapmasını öğretmiştir.
BİTKİLER DÜŞÜNCELERİMİZİ OKUYABİLİR
En ilginç deney, koparılan iki yaprağın birine her gün sevgiyle bakıp yaşaması istenirken, diğerine hiç ilgi gösterilmemesinden doğan sonuçlardır. Sevgi ile gözlenip, yaşaması istenilen yaprak yemyeşil kalırken, diğerinin hızla kuruduğu gözlemlenmiştir. Psişik enerji, yani düşünce gücü bir yaprağı sağlıklı tutabiliyor. Vogel; “ gözlerimle değil, fakat düşüncemin gözleriyle mikroskopta başkalarının dikkatinden kaçan şeyleri yakalamaya başladım. “ diyor.
Yoga sanatının ustaları ve Zen gibi derin medit
asyon yöntemleri, normal bilinçlilik durumunu bırakıp, zihnin bilinç dışı görünen bir bölümünü bitkinin mutluluğu, sevdiği ve sağlıklı büyüyeceği düşüncesi üzerine yoğunlaştırılınca, bitki uyuşukluktan duyarlılığa geçebiliyor. Bu yolla, insan ve bitki görünüşte etkileşiyor ve bir bütün oluşturarak çevredeki olaylardan ya da üçüncü kişilerden gelebilecek duygulanımlar alabiliyor. Bu yöntemle bitkilerin içine girip onunla bütünleşmek gerçekleştirilebiliyor.
Bitkilerin çevresindeki dünyayı algılamalarını en iyi dile ge
tiren Rus araştırmacı Karamanov ; “ Bitkilerin çevrelerindeki dünyayı algılayabilecekleri gerçeği, dünyanın kendisi kadar eskidir. Algılama olmaksızın uyum da olmaz, olamaz. Bitkilerin duyu organları bulunmasaydı ve kendi dilleri, bellekleri ile bilgi aktarabilecek ve işleyebilecek olanakları olmasaydı, önünde sonunda yok olur giderlerdi.” diyor.
BİTKİLERİN BAŞKALAŞIMI
Yapılan araştırmalarda, bazı hurma ağacı türleri
nin, bir yıl erkek organlı, ertesi yıl dişi organlı çiçek verdiği gözlenmiştir. Bazı palmiye bitkilerinin tepelerindeki yaprakların içinden çıkan çiçekli dalcık, alttaki dallara hiç benzememektedir. Bu başkalaşım, bitkilerde, insanlarda ve hayvanlarda çevre faktörü ile birlikte görülmektedir.
Bu konuda eşsiz bilgi ve sezisi ile insanlığa bir çok bilgi aktaran
, Hintli Chandra Bose’ye göre “ Doğanın çok türlülük görünüşü içinde temel BİR’lik vardır.” Bitkiler konusunda uzmanlardan biri de şair olarak tanıdığımız Goethe dir. Aynı zamanda bir bitki araştırmacısı olan Goethe, değişik bitki türleri yaratmakta büyük başarılar elde etmiştir. Newton için, “ Elmanın neden yere düştüğü sorununu açıklamış, fakat oraya nasıl çıktığı sorusuna açıklama getirmeyi düşünmemiştir. “ demekten kendini alamamıştır. Morfoloji terimi ve hava rasat istasyonları düşüncesi, bir çok düşüncelerinden birkaçıdır. Bu konularla ilgilendiği için aldığı olumsuz tepkilere karşı, “ Kamu herkesin kendi alanında kalmasını istiyor. Hiçbir yerde hiçbir kimse, bilim ve şiirin birleşebileceğini kabul etmiyor. İnsanlar bilimin şiirden geldiğini unuttular. “ diye yanıt vermiştir.
“ Dikensiz Kaktüs “ yetiştirmeyi başaran Luthe Burbank, şunları anlatıyor; “ Kaktüslerle deney yaparken, bir sevgi titreşimi yaratabilmek için konuşurdum onlarla, korkacak bir şey yok derdim. Korutucu dikenlerinize gerek yok, ben korurum sizleri. “ derdim. Burbank’daki sevginin gücü bütün başka güçlerden büyüktü. Onların küçük yaşamlarına derin bir saygı ve sevgi duyması onlara güvence veriyordu.
Eski Hint tarihi ve felsefesi uzmanı Dr.T.C.Sing, hoperlörle
rle müzik yayını yaparak, bitki verimini yüzde 25-30 artırabilmiştir. Bunu yanında gürültülü rock müziğinde ise bitkilerin olumsuz tepki verdiklerini gözlemlemiştir.
Sonuç olarak diyebiliriz ki, doğayı tanımadan, onun için alacağımız önlemler yüzeysel ve sonuçları başarısız olur. Gördüğümüz kadarı ile, doğa ile bütünleşmek için dilini anlamak gerekir. Bununda sevgi ile olabileceği açık ve seçiktir. Belirtmeye çalışılan tüm düşüncelerin özünü Amerikalı bir bahçıvan Luther Burbank; “ Yeni Meyve ve Çiçeklerin Üretilmesi “ konulu konuşmasında dinleyenlerin şaşkın bakışları arasına şu düşünceleri dile getiriyordu.” Doğanın evrensel ve bitimsiz yasalarından herhangi biri, ister küçücük bir bitki ile, ister beynin işleyişi ile, isterse dev bir gezegenin yaşamı, gelişmesi, yapısı ve devinimiyle ilgili olsun üzerinde çalışırken, doğa çevirmenlerinden biri olabilmemiz ya da dünya için değerli bir yapıt meydana getirebilmemiz için, belirli koşullar gerekir. Önceden saplanılmış kavramlar, dogmalar ve her türlü kişisel ön yargı bir kenara bırakılmalıdır. Doğa ananın önceden giz olan her konuya ışık tutan ve isteyen herkesin görüp bilmesini sağlayacak olan derslerini sabırla, sessizce ve saygıyla birer birer dinlemeliyiz. Doğa, gerçeklerini, bekleyen ve hazır olanlara iletir. Önerilen bu gerçekleri olduğu gibi kabullenirsek, bütün evreni kendimiz ile uyum içinde buluruz. Ait olduğu evrenin biçim açısından sonsuz ölçüde değişken, madde açısından ise sonsuza kadar değişmez olduğunu öğrenen insanoğlu, bilim için, sağlam bir temel bulmuştur sonunda. “
Gezegenimizin bilinci, bütün olumsuzlukları düzeltmek için gerekeni yapıyor. Fakat kör ve sağır insanoğlu hala aymazlık içinde. Bu gün için başka gezegende yaşama şansı olmadığı halde, onu bir kanser gibi kemiriyor ve trajik sonumuzu hazırlıyoruz.
Özkan ARAS