![]() |
![]()
“Kendiniz kendinize ışık olun,dışınızda olan,dışınızdan gelebilecek hiç bir şeyden destek,dayanak aramayın. Kendinize yalnız gerçeği ışık yapın.Kendi dışınızda hiç ama hiç kimseden destek,dayanak aramayın. |
BUDA
“Çok eski çağlardan beri yürürlüktedir
diye,dedelerinin dedeleri de saygı gösterdiler diye,geleneklere
salt gelenek oldukları için inanma;kendi kafanın yaratısı
olan kurgulara,imgelere onları oraya tanrıların soktuğunu sanıp
inanma. Öğretmenlerinin ya da keşişlerin söylediklerine yalnızca
onlar söyledi diye inanma.Ancak inceleyip irdeledikten , kendi
yaşantınla denedikten,senin için de , başkaları için de
yararlı olduğu kanısına vardıktan sonra inan.”
BUDA
![]() |
-1-
M.Ö. 6. yüzyıl ortaları,dünyada olağanüstü büyük ve
etkileyici düşünürlerin ortaya çıktığı bir dönemdir.Çin’de
Konfüçyüs ve Lao Tzu , İran’da Zerdüşt ,İyonya’da
Pitagoras ve Heraklitus,Hindistan’da Buda.
Hind halkının yaradılışına ters düşen öğretiler uzun süre
ayakta kalamazdı.Çarvakaların Brahman dinine yönelttikleri
eleştirilerle başka dinlerin ve inançların da doğabilmesi ve
gelişmesi için elverişli bir ortam hazırladılar.Yeni düşünce
ve dinlerin Kşatrialar (asiller ve savaşçılar) arasından
çıktığı görülüyor.
Yeni dinler bütün Kastlara açıktı ve kurulu dini düzene karşı
çıkanların kuşkuculuğundan ve eleştirilerinden yararlanıyorlardı.Bunlardan
üçünün diğerleri arasından sivrildiğini görüyoruz.Maddeci
bir felsefe izleyen ÇARVAKA’lar ile ikisi de din kimliğindeki
CAYNİZM ve BUDİZM.
MAHAVİRA VE CAYNACILIK
Kurucusu “ulu kişi” anlamına gelen Mahavira’nın M.Ö.
599 ya da 549 da yaşamış olduğu tahmin ediliyor.Zengin bir
ailenin çocuğu.
Kısaca,Mahavira dünya zevklerinden uzaklaşarak gezgin,çileci
bir din akımı başlattı.72 yaşında öldüğünde binlerce
inananı vardı.
Cayna inancına göre Mahavira Dünya’ya belli aralıklarla
gelen kurtarıcılardan biri.Mahavira’dan kalan belgeler,onun
ölümünden yüzlerce yıl sonra yazılan belgelerdir.Pekçok
kollarla ayrılmış olan Caynalar’ın en önemli iki kolu “akgiyenler”
ile “havagiyenler” dir.İkinci kol adından da anlaşıldığı
gibi çıplak yaşayanlardır.
Caynalar’ın kurtuluş öğretisinde ,kusursuz ve ölümsüz
olması gereken ruhlar,ölümlü,maddi vöcutlara bağlanmış
olurlar,bu maddeye bağlanmışlıktan kurtuluş ancak kirli
maddelerden arınmakla olur. Bunu başarmanın yolu ise sıkı
perhiz ve katı din kurallarına kesinlikle bağlı çileli ve
erdemli bir yaşam sürmekten geçer.
Cayna andı;verilmemişi almamak,dünya zevklerinden vazgeçmek
ve özellikle yaşayan hiç bir canlıyı öldürmemek
prensibidir.Bu o kadar aşırıya varır ki,sulardaki görünmeyen
canlıları yutmamak için suyu süzerek içerler ve solurken peçe
takarak,görünmeyen canlıların içlerine gitmesini önlerler.
Katı ve kapalı öğretilerini saldırılara karşı korumak için
çok ince bir tartışma ve kanıtlama yöntemi geliştirdiklerini
görüyoruz.Bunun en yetkin örneğini,mantığın bir tür görecelik
kuramı olan SYADVADA oluşturur.Bu kavram Budizm’de de
görülecektir.
Caynacılar hep seçkin bir azınlık olarak kaldılar.Caynacılığın
Hind düşünce yaşamına etkisinin derin olduğunun bir göstergesi
de Mahatma Gandi’nin “Ahımsa” yaşayan hiç
bir canlıyı öldürmemek ilkesini benimsemiş ve bunu siyasi yaşamının
temel ilkesi yapmış olmasıdır.
![]()
-2-
BUDİZM
Bugün yeryüzünün en yaygın dinlerinden biri olan Budizm’in
kurucusu olan Buda’nın yaşam öyküsünün,çağdaşlarından
ve onu görenlerden bize ulaşmış herhangi bir belgesi yok.
Buda’nın ardından ona inananların ve onu izliyenlerin
hayranlıklarını dile getiren söylencelerle ve menkibelerle öylesine
efsaneleşmiş ki tarihi gerçeği aralamak bu nedenle adeta
olanaksız.Ancak 1896 yılında Lumbini koruluğunda bulunan,İmparator
Aşoka (M.Ö.273-232) zamanından kalma bir dikili taşta,Buda’nın
doğumyerinin Lumbini olduğunu belirten bir yazı onun yaşayıp
yaşamadığı tartışmasına son vermiştir.
Eldeki kaynaklar, bize Buda’nın M.Ö.560 yıllarında Himalaya’ların
güney eteklerinde küçük bir ülke olan Kapilavastu’da bu ülkenin
beyinin ya da kralının oğlu olduğunu gösteriyor.Kral Sakya
soyundan gelen Gautama’dır.Oğlunun adı “Amacına ulaşan”
anlamında Sidharta’dır.Uyanmış,aydınlanmış anlamına
gelen “BUDA” adıyla sonra anılacaktır.
Sidharta mutlu bir yaşam sürerken iç gün arayla bir parkta
yoksul ve yaşlı bir adam ,hasta bir adam ,dilenen bir rahip görür.Bu
gördüklerinin yarattığı, her insanın sonu olabileceği düşüncesi
onu dünyanın geçici zevk ve heveslerinden soğutur.Ertesi
sabah yirmidokuz yaşındayken eşini ve yeni doğan oğlu Rahula’yı
uyandırmadan,babasından izin alarak evini terk eder.
Gerçeği kavramak,aydınlanmak uğruna yedi yıl çaba gösterecektir.Ayrı
ayrı iki üstadın öğrencisi olur.Çilecilerin yaptığı tüm
yogi öğretilerini uygular.Dilini damağına yapıştırarak,dayanabilecek
kadar nefes almayarak ve aç kalarak çaba harcar.Sonunda böylelikle
“erilemiyeceğini” anlayan Sidharta yemeye içmeye başlar.
Sidharta düşünmeye yine devam eder.Evinden ayrıldıktan yedi
yıl sonra bir Hind inciri “Bilgi ağacı” altında aydınlanır
ve Buda olur.Bu aydınlanma Upanişatlar felsefesinin anlayışından
daha farklı bir felsefe esinlendirir ona.
Buda’nın felsefesi,o günün kast sisteminin olumsuzluğunun
sonucu olan sosyal parçalanmalar ve ekonomik çöküşe olduğu
kadar,inanç sisteminin yozlaşmasına karşı çıkıştır.Buda
,kast sistemine karşı oluşunu şu şekilde açıklar. “Irmak
suları denize dökülünce artık birbirinden ayırdedilmez
oldukları gibi,türlü kastlardan olanlar da Buda rahibi olunca
hep eş olurlar.”
Öne sürdüğü düşüncelere katılan her kast’tan insan
olmakla beraber;asiller,askerler ve tüccarlar da önemli yer
tutar.Buda’nın düşüncelerinin dini sömürünün doruğuna
varan Brahmanların egemenliğini ortadan kaldırmak isteyen hükümdarlar
tarafından yayılıp teşvik edildiğini görüyoruz.Bu nedenle
Budizm bazı hükümdarların benimseyip yaydıkları bir din
olacaktır.Bunun doğal bir sonucu olarak,Budist inanca sahip bir
hükümdar da ülkeyi yönetirken Budizm’in insancıl yönlerini
kullanacağı için halk yararına en iyi bir yönetim tarzı
ortaya çıkmıştır.
Bunların içinde en ünlü ve başarılı olanı Buda’dan çok
yıllar sonra yaşayan Kral Aşoka’dır (M.Ö.273-232). Aşoka
Budizm’i seçtikten iki yıl sonra rahip olur.Kutsal yerleri
gezer,oralara bir çok anıt yaptırır.Aşoka M.Ö.256 yılında
Suriye,Mısır ve Makedonya gibi birçok ülkeye Budist
misyonerler göndermiştir.
Bu dini ya da düşünceyi ayakta tutan krallar olunca,onların
egemenliği bitip, ardılları da bu düşünceyi izlemeyince
Budizm Hindistan’dan adeta silinmiştir.Bugün Hindistan’da
Budist’ten fazla Hristiyan bulunmaktadır.Budizm; Çin, Çinhindi,
Japonya, Kore ve Moğolistan’da yaşam alanı bulup gelişmiştir.
![]()
-3-
BUDA’nın TEMEL ÖĞRETİSİ
Buda,aydınlanma sonucu, olağanüstü keskin bir biçimde
canlıların sonsuz bir döngü içinde doğup,büyüyüp,öldüğünü
ve sonra yeniden doğduğunu görmüş.Niçin diye kendi kendine
sormuş,niçin yeryüzündeki bu bitmez tükenmez acılar,sıkıntılar
her yeni doğumla yinelensin.Bu dönüp durmaya bir dur
demenin,bu zinciri kırmanın bir yolu yok mu? Aydınlığa
çıkmak için gece gündüz demeden haftalarca kendisiyle boğuştuktan
sonra,öğretisini “Dört Yüce Gerçek” te toplayarak
özetledi.
Birinci gerçek:İnsanın en karakteristik halinin “Duhkha”
yani ızdırap ve hüzün olduğunu açıklar.Bu hüznün kökeninde
hayatın en temel gerçeği,yani çevremizde olup biten herşeyin
sürekli olmayıp geçici olduğu gerçeği vardır.
İkinci gerçek:Trişna,yani vazgeçmemek ya da yapışmak
olarak ifade edilen ve tüm ızdırapların kaynağını oluşturan
genel bir kavramla ilgilidir.Bu kavram,Budist felsefede “Avitya”
ya da cehaletten kaynaklanan ve hayatın amaçsız bağlanışlarını
yansıtan bir şeydir.Bu cehaletten kaynaklanarak,duyumsadığımız
dünyayı kişiler ve cisimler diye ayırmakta ve böylece gerçekliğin
akıcı biçimlerini aklımızda üretilmiş sabit kavramlarla sınırlamaya
çalışmaktayız.
Üçüncü gerçek:Izdırabın ve hayal kırıklığının
sona erebileceğini müjdelemektedir.Yani “Samsara”nın
sonsuz çemberini kırmak,“Karma”nın boyunduruğundan
kurtulmak ve “NİRVANA” denilen mutlak özgürlük
durumuna erişmek mümkündür.Bu özgürlük durumundan,özbenlik
kavramının yanlış yaklaşımı bütünüyle ortadan kalkmakta
ve tüm hayatı BİR’liği ve bütünlüğü sürekli
algılayışa dönmektedir.
Dördüncü gerçek:Buda’nın tüm ızdırapları
ortadan kaldırıcı düşüncesiyle ilgilidir.Bu bizi,Buda
durumuna götürecek olan bireysel gelişimin sekiz basamaklı
yolunu temsil eder.İlk iki basamak doğru görmek ve doğru
bilmekle ilgilidir.Daha sonraki basamakların dördü,doğru
davranmaya yöneliktir.Burada Budist hayat tarzının şartları,
yani karşıt uçların “orta yol’u” dile
gelmektedir.Son iki basamak ise bilinçlilik ve doğru
meditasyonu ele almakta ve son hedef olan gerçekliğin mistik biçimde
doğrudan doğruya deneyimini ortaya koymaktadır.
Buda bu öğretileri aydınlanmaya ulaşmanın bir aracı olarak
görmüştür.
Buda ayrıca ruhani bir otoritenin bulunmaması gerektiğini de
özellikle vurgulamış,hatta kendi otoritesini bile eleştirerek,herkesin
kendince Buda’lığa erişmesi gerektiğini savunmuştur.
“Kendiniz kendinize ışık olun,dışınızda olan,dışınızdan
gelebilecek hiç bir şeyden destek,dayanak aramayın.Kendinize
yalnız gerçeği ışık yapın.” sözleri bunun en güzel
kanıtını oluşturmaktadır.
Buda,metafizik ve mitolojik tartışmalara girmez.Buda’nın
yolu orta yoldur,aşırılıktan kaçınılmasını öğütler.Buda
öğretisi üzerine bilgilerimiz,daha sonraları yazıya geçirilmiş
olan metinlerin toplandığı “üç Pitika’ya” (üç
sepet) dayanır.Pali lehçesinde yazılmış olan Pitika’ların
en iyi korunmuş ve gerçek öğretiye en yakın metinler olduğu
anlaşılmaktadır.
Budizm,daha sonraları değişik toplumlarda gelişme ortamı
bulduğunda;kutsal yazıları,rahipleri,manastırları ve tapınakları,tapış
biçimleri ve törenleri oluşmuştur.Tanrılı dinlere pek çok
biçimde kimi zaman da şaşırtıcı biçimde benzediği görülmektedir.Böylece
gerçek öğretiden saparak,Buda’nın bir tanrıymışçasına
yüceltilmesiyle,Tanrı tanır bir din görünümüne sokulmuştur.Buda,Tanrı
Vişnu’nun dünyaya tekrar gelişinin bedenlenmesi olarak görülmeye
başlanmıştır.Bu nedenle Buda’dan sonra Budizm, Mahayana (Büyük
araç) ve Hinayana (Küçük araç) olarak ikiye ayrılmıştır.Örgütlü
bir din haline dönüşen Mahayana’ya karşılık Hinayana,
Buda’yı büyük bir öğretmen ve bir din kurucusu olarak tanıyıp
ancak onu Tanrı katına çıkarmamıştır.
![]()
-4-
DHARMA
Buda “Varoluş sonlu mu,sonsuz mu? Zamanın bir başı sonu var
mı?” gibi soyut soruları,öğretisiyle doğrudan doğruya ilişkili
görmeyerek geri çevirmiş,yanıtlamamıştır.
Ona göre varoluşu birleşerek oluşturanen son ve en küçük
parçalara Dharma adı verilir.Sayısız Dharma vardır.Dharma
deyince canlı bir öz,bir ruh ya da canlılık anlaşılmaz,dharma’lar
cansız parçacıklardır.Canlı ve cansız bütün varlıkların,dağların,taşların
böyle küçük cansız dharma’ların bir araya gelmesiyle oluştuğu
kabul edilir.Demek ki tüm varoluş küçücük drahma’lardan
oluşmuş bir görüntüdür.
Bir dharma ayrıca kalıcı ve sürekli değildir.Oluşan ve
hemen sonra yok olan kısa süreli bir görüntüdür.Sürekli,kalıcı
bir varlık ise hiç yoktur ve olmamıştır.Yalnızca sürekli
bir çevirim ve akış,dharma’ların kesintisiz bir oluş ve
yokoluş süreci vardır.Her varlık geçicidir ve bir an için
parlar,parlayarak algılandığı anda yine sönerek geçmişte
kalır.Yalnız içinde yaşadığımız şimdiki an gerçektir ve
evren sürekli yinelenen “şu an’lardan”-geçiciliğin sürekliliğinden
başka bir şey değildir.
Bu durumda kalıcı bir kişilik , benlik te olamaz.Bilincimiz,duyularımız,ruhumuz
her an yeniden oluşur ve çözülür.Zihindeki düşünce ve
duyuların oluşma ve çözülme hızı,biribirlerini izlemeleri,çağrıştırmaları
sanki kalıcı ve sürekli bir benliğimiz,kişiliğimiz varmış
duygusuna kapılmamıza yol açarak bizi yanıltır.
Bu bakış açısı bizim alışmadığımız bambaşka bir zaman
anlayışını içermektedir.Geçmişten, “şimdiki zaman”
dediğimiz içinde bulunduğumuz şu an’a gelerek geleceğe
uzanan,kesintisiz bir akış,bir süreklilik olarak algıladığımız
zaman kavramı Budist’lere göre bir akış değil,yalnızca kısa
kısa an’ların ardarda dizilmesidir.Bu anlayışla Buda,Hind düşünürlerinin
tersine geçmişin birikimlerini önemsememiş ve geleneklere
dayanmamıştır.
Etki Tepki Yasası.Genedoğum ve Nirvana
Her dharma kendinden önceki beşka dharma’ların oluşturduğu
koşullar ve ortam içinde bir kurala bağlı olarak ortaya çıkar.Etki-tepki
yasasıyla herşey birbirine kaçınılmaz ilişkiler ağıyla bağlanmıştır.Budacılıkta
kalıcı olan bir şey varsa işte o da varoluşun bu yasasıdır.Etki-tepki
yasası “dharma” dünyadaki olaylar için geçerli
olduğu gibi davranışlarımızı da düzenler.Böylece bu yasa
bir tür ahlak yasasına dönüşerek erdemli davranışlara
dayalı bir toplum düzeninin temelini oluşturur.
Yaşam acı olduğuna göre,şimdi en önemli soru soruluyor.Acılara
yol açan bu sonsuz döngüden nasıl kurtulmalı?
Bu döngünün nedeni TUTKULAR,bunun da nedeni BİLGİSİZLİK’tir.Şimdi
biz insanlar,tüm tutkulardan,kızgınlıklardan,isteklerden arınabilirsek,geçici
isteklerle yanıp tutuşarak sürekli koşuşup
durmasak,nesnelerin çekiciliğine tutulmasak,yaşam tekerleğini
çeviren gerçek nedeni gören bir aydın,bir bilge,bir ermiş
olabilirsek o zaman sonsuz dönüşün dışına çıkıp bağımsızlaşabilir,kurtulabiliriz.Kurtuluş
NİRVANA’dır.
Nirvana ,sözcük anlamı olarak,bir alev sönünce ortaya çıkan
durum.Bir alev sönünce ne kalır?Hiç ,işte bu koca hiçlik Nirvana
kavramının anlamıdır gibidir gibi görünse de , Budist için
ya da Uzakdoğu insanının inanışına göre ,bütün
fenomenlerin temelinde oturan gerçeklik,tüm biçimlerin ötesindedir.Ve
hiç bir açıklamaya ya da somutlaştırmaya olanak tanımamaktadır.Bu
nedenle çoğunlukla biçimsiz,içsiz ya da boş gibi kelimelerle
değerlendirilmektedir.Fakat içsizlik sadece “hiçlik”
olarak değerlendirilmemelidir.Bu aslında tam aksine tüm biçimlerin
özüdür ve bütün hayatın kaynağıdır.O nedenle Budistler
de en son gerçekliği “Sunyata” yani içsizlik ya
da boşluk olarak isimlendirilir.
![]()
-5-
Budist öğreti Nirvana’ya götüren iki yol tanır.Bunlardan
biri mantık işlemleriyle aşama aşama doğruyu ve gerçeği
bulmak ,öteki ise içe dalım meditasyon gibi belirli bir
takım uygulamalarla.,derinliğimizdeki,do lanbaçlı yoldan geçerek
gerçeğe ulaşmak.
DOĞRU DAVRANIŞ YASASI
Buda,doğru ve erdemli bir yaşam için şu beş yasayı ortaya
koydu.
1-Canlı olan hiç bir yaratığı öldürme
2-Yalan söyleme
3-Başkasının kadınına el sürme
4-Çalma
5-Sarhoş edici içkiler içme
Bu kurallar Brahmanizm ve Caynizm de de görülmektedir.Budizm
ayrıca bu beş yasaya eklenen sadece Budist rahiplerinin
uyması zorunlu beş yasa daha koymuştur.
6-İzin verilmemiş zamanlar dışında yemek yememek.
7-Süslenmemek.
8-Yere serili hasır üzerinde yatmak.
9-Dans etmemek,şarkı söylememek.
10-Hiç bir zaman altın ve gümüşe el sürmemek.
Budist düşüncenin özgür,sorumlu,bilgiye
dayanan,etik,psikolojik ve evrensel bir anlayış içerdiğini
Buda’ya ait olduğu söylenen şu sözlerden öğreniyoruz.
“Dünya ne iyidir ne de kötü.İnsanın mutsuzluğu dünyanın
kötü oluşundan değil,dünyayı olduğu gibi,olduğu durumuyla
içimize sindiremeyişimizdendir.Ve dünyadan verebileceğimizden
fazlasını istememizdendir.”
“Herşey geçicidir,hiçbir şey kalıcı değildir.Doğum ve
ölüm vardır;büyüme ve çürüyüp bozulma;birleşme ve ayrılma
vardır.”
“Nereye baksanız,bir acele,bir mücadele ve zevk peşinde bir
hırslı koşu var.Acıdan ve ölümden panik halinde bir kaçış
var.Yakıcı arzuların alevleri sıcaktır.Dünya bir gösteriş
panayırı,değişim ve dönüşüm dolu.Herşey SAMSARA.”
“Gerçek ne doğum tanır ne de ölüm;ne başı vardır ne de
sonu.Gerçeği iyi karşılayın.Gerçek ruhun ölümsüz bir parçasıdır.”
“Gerçeği ruhunuza yerleştirin,zira gerçek sonsuzun
resmidir;değişmezi temsil eder,sonsuzu açıklar;gerçek ölümlülere
ölümsüzlük nimeti verir.”
“Benlik ile gerçeği ayırdetmesini öğrenin.Benlik,bencilliğin
nedeni ve fenalıkların kaynağıdır;gerçek hiçbir benliğe
bağlanmaz;o evrenseldir,adalet ve doğruluğa götürür.”
![]()
-6-
“Törenlerin hiçbir etkisi yoktur;ibadet nafile tekrarlamalardır
ve büyülerin kurtarıcı gücü yoktur.Fakat hırs,kıskançlık
ve şehveti terk edip,kötü ihtiraslardan sıyrılmak ve her türlü
kin ve kötü niyeti bırakmak,işte doğru kurban ve gerçek
adalet budur.”
“Davranışlarınızın sonucundan kaçmak imkansız olduğuna
göre,iyi işler yapalım.”
“Ahmaklığını bilen bir ahmak hiç değilse o kadarcık akıllıdır.Ama
endini akıllı sanan ahmak gerçekten ahmaktır.”
“Bütün nesneler bir tek özden yapılmıştır,ama buna rağmen
farklı etkiler altında aldıkları biçimlere göre
biribirinden farklı olmaktadırlar.Kendilerini biçimlendirdikleri
gibi hareket etmekte ve hareket ettikleri gibi olmaktadırlar.”
“Bir kaşık nasıl ki içine girdiği çorbanın tadını
alamazsa,tüm yaşamını bilge kişilerle geçiren bir aptal da
hikmet yolunu bulamaz.”
“İnsan doğuştan PARYA olmaz,insan doğuştan Brahman
olmaz;insan işleriyle parya olur,insan işleriyle Brahman olur.”
Dhammapada (Gerçeğe
giden yol) dan Seçmeler.
“Dar kafalı insan düşünür ve der ki;Bu adam bizden
biridir,şu bizden değildir,yabancıdır.Kutsal kişi için ise
tüm insanlık tek bir aileden başka bir şey değildir.”
“Bütün dünya ateş içindeyken,insan nasıl gülebilir,nasıl
zevk içinde olabilir.Derin bir karanlık içinde olduğunuz
zaman,bir ışık aramazmısınız?”
Bugünkü yaşamımız dünkü düşüncelerimizin,yarınki yaşamımız
da bugünkü düşüncelerimizin eseridir.Yaşam aklın eseridir.”
“Akıl görünmeyen ve anlaşılmayan bir güçtür.O hayaller
peşinde koşar durur;fakat bilge kişi onu kontrol altına alır.”
“Başkalarının hatalarını,yaptıklarını veya yapamadıklarını
değil kendi hatalarınızı,kendi yaptıklarınızı ve yapamadıklarınızı
düşünün.”
Gece, uyanık insan için ne kadar uzundur;yol yorgun kişi için
ne kadar uzundur.Ölümle son bulan yaşam yolculukları da doğru
yolu bulmayan aptal kişi için de ne kadar uzundur.”
“Kişinin kendini yenme çabasında harcadığı her anın değeri,o
kişinin yüzlerce yıllık ibadetinden daha büyüktür.”
![]()
-7-
SONUÇ
Bireyin,evrene,varoluşa ve yaşam’a anlam arayışı içinde
olduğunu biliyoruz.Bunları kendisinin arayıp bulacağı
yerde,birtakım kişilerin ya da güçlerin peşine takılarak,anlatılanlara
inanmayı daha kolay bir yol olarak görüyor.BUDA,bu aymazlığın
insanı kısır bir döngüdemutsuz,kişiliksiz ve sürüteki
durumuna düşürdüğünü açık bir şekilde açıklar.Kurtuluş
yani NİRVANA ya da aydınlanmayı bireyinherhangi bir yardıma güvenmeksizin
kendisiyle başarabileceğini öne sürer.
Buda’nın varoluş düşüncesi dikkat edildiğinde Kuantum
fiziği ile aynı görüştedir.Zaman kavramı ise göreceli ve
bilimseldir.Fizikçi F.Capra , “Fiziğin Tao’su” adlı yapıtında
bu konuları detaylı olarak gözler önüne serer.
Budizmin binlerce yıl önceden insanı psikolojik yönüyle
incelediğini biliyoruz.Ünlü tarihçi A.Toynbee ile ünlü
Budist Daisaku İkeda arasındaki diyalogları içeren “Yaşamı
seçin” adlı yapıtta Toynbee’nin İkeda’ya söyledikleri
çarpıcı olduğu kadar düşündürücü.
“Batıda ancak Freud’un kuşağı kadar yakınlarda başlamış
olan ruhun bilinçaltı derinliklerinin keşfi ve araştırılmasının,Hindistan’da
çok daha önce ve en azından Buda’nın ve Hindu çağdaşlarının
kuşağı kadar eski tarihlerde,yani Freud’dan en az 2400 yıl
önce başladığını kabul ediyorum.Bilinçaltını araştırmak
ve kontrol altına almak amacıyla çağdaş Batılı çalışma,henüz
geri ve ham bir seviyenin ötesine geçememiştir.Hindular ve
Budistler bu araştırmayı çok uzun zamandır yapmaktadırlarve
çok daha ileri gitmişlerdir.Batılıların bu alanda
Hindlilerin ve Doğu Asyalıların deneyimlerinden öğreneceği
çok şey vardır.Batı insanını,çağdaş Batı uygarlığının
bütün diğer uygarlıklara üstün geldiği yolundaki gülünç
derecede yanlış inancından kurtarmaya yardım etmek üzere,bütün
hayatım boyunca harcadığım çabanın bir parçası olarak,yayınladığım
kitap ve makalelerle batılı okurların dikkatine defalarca
sunup bu tarihsel gerçeği vurguladım.”
Tek yönlü bilgilenmenin de bilgisizlik kadar tehlikeli olduğu
inancındayım.Kanımca farklılık gelişmenin ön koşullarından
biridir.Yaşam evimiz olan dünyaya sayısız pencereler açılmaktadır.Tek
pencereden bakmaya kalktığımızda ne dünyayı, ne de varoluşun
nedenlerini anlamamız olasıdır.
-8-
ZEN
BUDİZM
“Siz kendiniz olduğunuzda,Zen de
Zen olur.Kendiniz olduğunuzda,
nesneleri oldukları gibi görür ve
çevrenizle BİR olursunuz”
Zen Budizm,Hind ve Çin geleneklerinin ortak bir ürünü.12.yüzyıldan
sonra Japonya’ya da geçerek Japon kültürü içinde gelişmesini
tamamlamıştır.
Zen Budizm,Budizm’in Mahayana kolunun bir uzantısıdır.Mahayana
Budizm’i Çin’de ve Japonya’da oranın kendine özgü töre,kurum,inanç
ve yaşam görüşlerine uyum göstererek gelişmiştir.
Zen sözcüğü Japonca kökenlidir.Zen de ne kutsal kitap,ne de
dogma vardır.Simgelere,dualara,törenlere de yer yoktur.Öyle
ki,Zen onu izleyenlere hiçbir şeyi inandırmaya ve hiç bir
inancı kabullendirmeye zorlamaz.Zen bir felsefe de değildir.Çünkü
felsefe mantık ve analize dayalıdır.Zen bunların her ikisine
de karşıdır.Lafların,kelime oyunlarının gerçeğe ulaşmada
yararı olmayacağını düşünür.
Mantık,zihnin akıl yanına dayalıdır.Zen ise ikiliklerin ötesinde
tam bölünmez gerçeği arar.Bu kavramlar bizler için alışılmadık
bir düşünce biçimi olduğu için,Zen Budizmi anlamamızı
zorlaştırmaktadır.
Günümüzün bilimsel ve özgür düşünce kavramlarıyla Zen
arasında pek çok benzerlik olduğunu görüyoruz.Zen öğretilerinin
birinde şöyle bir uyarı yapılır.
“Bir düşünceye bağlanmak yalnız zihni koşullandırmakla
kalmaz,bir düşüncenin ötekine üstün tutulması zihni bağımlı
da yapar.”
Ze de bir şeyi bilmek onu iç gerçek durumuna dönüştürmeyebilir.Bu
nedenle de kişisel deney ve kişisel yaşam herşeyden daha önemlidir.
Zen her ne kadar zor anlaşılırlığı ile bizi şaşırtsa da
durum bizim koşullandırıldığımız yaşam biçiminden
kaynaklanmaktadır.Yalın düşünmeyi başarabilirsek Zen’i
anlamak,daha doğrusu kavramak hiç de zor değil.Örneğin bir
Zen ustasına “Zen nedir?”diye sormuşlar.Usta “Sizin
her günkü yaşantınızdır,her günkü düşüncelerinizdir.”
diye yanıt vermiş.O nedenle Zen bir yerde şu anı,şimdiki
zamanı dolu dolu yaşamaktır.Başka bir deyimle Zen, “yaşadığımız
hayatın içinde yaşadığımızın farkına varmak,hayata
uymaktır.”
Daha geniş bir tanımla Zen, “Herşeyden önce zihnimizin
yaratıcı ve özgür gücünü öne vererek,bir takım genel
kavramlarla değil,hayatın yaşayan gerçekleri ile uğraşmak,özne
ile nesne arasındaki ikilikten zihni koparıp,aklı da,anlayışı
da aşarak kendi derinliğimizin farkına varmanın yoludur.”
Zen ayni zamanda dolaysızlığı,doğrudan gerçeğe yönelmeyi
hedef alması,yürekli oluşu,şakacılığı,güzele karşı da
,anlamsız olana karşı da duygulu oluşu ile diğer
metotlardan,diğer yollardan bütünüyle ayrı,özgün bir yol.
Bağımsızlığa verdiği önem nedeniyle Zen’de öğreti
yoktur.Biz kendi kendimize öğretiriz.Zen yalnızca yolu işaret
eder.
![]()
-9-
Zen insandaki iç ve dış çelişkilerin kaynağını şöyle açıklıyor.
“Sonluyla sonsuz arasında daha en baştan beri bir çelişkiye
gerek yokken,o kadar istekle bulmaya çalıştığımız iç barış
hep ortada durup dururken,cahilliğimiz yüzünden ille kendi
benliğimizde sonluyla sonsuz arasında bir kesinti bulacağız
diye kendimizi çıkmazlara sürüklemekteyiz.”
Zen yolunun sonu NİRVANA’dır.Nirvana aydınlanmada doğal
olarak kendiliğinden ortaya çıkacak zihinsel bir durumdur.Aydınlanmak
ise kavramların ötesine geçip dünyayı gerçek böylesiliği
ile görmektir.
Aydınlanma bizim gündelik yaşamımızdan kaçmamızı ya da
onu değiştirmemizi gerektirmeyeceği gibi,biçimsel dünyayı
da başka türlü görmemizi de gerektirmez.
Tüm bu yalın düşünceleri kavrayabilmek için şöyle bir
uyarı yapılır. “Buda’cılık çalışırken,zihninizde
genel bir ev temizliği yapmanız gerekmektedir.”
Buna en güzel bir örnek de Meiji döneminde (1868-1912) Japon
Zen ustası Nan-in ile Zen incelemeleri yapmak için
Japonya’ya gelen bir profesör arasında geçen söyleşidir.
Nan-in konuğa çay sunar.Profesörün fincanını doldurur,ama
durmaz,çayı fincana döker de döker.Konuk taşan çaylara
bakadurmaktadır.Bir süre sonra kendini tutamayıp,boşalır.
- “Taştı ,artık almaz ki...”
- “Bu fincan gibi sen de kendi düşüncelerin,kurgularınla
dolusun.Önce fincanını boşaltmazsan sana Zen’i nasıl gösterebilirim.”
der Nan-in...
Zen ustası Chao-chou’nun yaklaşımına göre “Zen sizin
her günkü düşüncenizdir.İşin aslı kapının menteşesinin
ne tür takıldığıdır.Kapı içeri de açılabilir,dışarıya
da...”
Sonuç olarak Zen’e göre , “Geçmişe bakış açısı
şükran, şimdiye hizmet, geleceğe de sorumluluk olmalıdır.”
Erich Fromm’a göre “İnsanlar akılcılığı öyle bir
noktaya kadar getirdiler ki akılcılığın o derecesi akılsızlığın
en aşırı biçimi durumuna geldi.Descartes’tan başlayarak
insanlar giderek düşünceyle duygunun arasını açtılar.Yalnız
düşünce akla uygun kabul edilip,duygu,yapısı gereği akıl dışı
olarak nitelendirildi.İnsan bu süreç içinde kendini bir eşya
durumuna dönüştürdü.Değer sıralamasında yaşam’a mülkiyetten
daha alt sırada yer verilmeye başlandı.
Zen Budizm’e kadar insan varoluş sorununa ancak birkaç yanıt
verebilmiştir.Çok defa böyle yaptığını bilmese de ,her
insan kendi yaşamında bu yanıtlardan bir tanesini seçiyor.Bizim
Batı kültürümüzde herkes Hristiyan ya da Musevi dinlerinin
ya da aydın Tanrı tanımazlığın yanıtını verdiğini sanıyor.Oysa
eğer herkesin kafasındaki düşünceleri röntgen ışınından
geçirme olanağı olsa ne kadar çok yamyamlık yanlısı,toteme
tapan,çeşit çeşit putlara tapanlar olduğunu,pek az sayıda
da Hristiyan,Musevi,Budist ve Tao’cu olduğunu görüp şaşacağız.Din
insanın varoluş sorununa verdiği biçimsel ve özenle ayrıntılanmış
yanıttır.En ilkel dinlerde bile başka kimselerle birlik olmanın
verdiği güven ve akla yatkın olma duygusu yatar.”
Fromm’a göre, SATORİ’yi ruhbilimsel olarak anlatmaya çalışırsak;bir
kimsenin içindeki ve dışındaki gerçekle tam bir uyum,tam bir
ayar içinde olması ve bu durumun tam olarak ayırdında olmasıdır.
Yani Zen’in amacı insanın kendi öz yaradılışını tanımasıdır.Kendi
kendini tanımanın “bir araştırıcısıdır.”
![]()
-10-
Bu yalın uyarıları kavrayabildiğimizde göreceğiz ki “Mutlu
olabilmek için bitin yeteneklerimiz var da ,genellikle bu gerçeğe
gözlerimizi kapatıyoruz.”
Batıdaki psikolojik çöküntüyü Fromm şöyle dile getiriyor.
“Batı kültürünün kökeni eski Yunan ve Musevi kültürüne
dayalıdır.Bu her iki kültürde de hedef insanı daha iyi ,
daha eksiksiz , daha mükemmel yapmaktı. Batı ; insanın
eksiksizliği ve mükemmelliğinden daha önce maddesel şeylerin
eksiksizliği ve mükemmelliğini aldı.Daha mükemmel şeyler
yapmak için bilgisini çoğalttı.Bugün Batılı insan hastalıklı
bir biçimde duygulanmak niteliğini yitirmiştir.Bu nedenle de
kuşkudan, tasadan, ruhsal yıkımdan kendini kurtaramıyor.Hala
mutluluk,bireycilik,hür girişim gibi bir takım ezberlenmiş,basmakalıp
lakırdılar ediyor,ama aslında hiçbir hedefi yok.Niçin yaşıyorsun
diye sorun bakalım,yanıt vermekte güçlük çekecektir.”
Sosyal açıdan Batıyı ele alan Alan Watts,içtenlikle şu gerçeği
dile getiriyor. “Batı’da son yüzyıl içindeki başdöndürücü
değişiklikler,töreleri,gelenekleri,inançları çökertti.Bilimdeki
gelişmeler uzay,zaman,hareket,doğa,sosyal evrim,kişilik ve
karakter gibi konulardaki bilgilerimizi değiştirdi.Giderek
bulunduğumuz yeri saptayacak belirgin bir işaret taşı
bulamadan Budistlerin “Büyük Boşluk”
adını verdikleri yerde kaybolduğumuzu farkediyoruz.Bu boşlukta
ne Batı bilimi,ne Batı dinleri,ne de Batı felsefesi bize yol göstericilik
yapamıyor.Uçsuz bucaksız bir boşlukta kaybomuşluğun yılgınlığı
üzerimize çökmüş.”
Son yüzyıl içinde , Batı uygarlığı olarak tanımladığımız
ve Batılı olma uğruna pek de onurlu olmayan çabalar harcadığımızı
belirtmek yanılgı olmasa gerek.Dikkat edildiğinde ünlü bir
teolog olan Allan Watts ve yine ünlü bir ruh bilim uzmanı olan
Erich Fromm,Batının neleri kaybettiğini,sosyal ve psikolojik açıdan
düştüğü bunalımı gerçekçi ve tarafsız bir görüşle gözler
önüne sermektedir.
Sonuç olarak diyebiliriz ki bizler,bir taraftan içgüüdlerimizin,diğer
taraftan sosyal motivasyonların etkisiyle şekillenmekteyiz.Bu
nedenle davranış tarzımızla,düşünce,inanç ve tüm diğer
değerlerle ne kadar kendimiziz?Bu soruya içtenlikle yanıt
verdiğimizde,kendimize ait olmadığımız gerçeği ile karşılaşırız.Ancak
Zen Budizm’in düşünce sistemindeki gibi bağımsız,doğayla
bütünlüğümüzün bilinci içinde,kendimizi yine kendimizle eğittiğimiz
oranda,içgüdülerimizin köleliğinden kurtulup efendisi
olabildiğimiz ve düşünmeden kabul ettiğimiz tüm öğretilerden
bağımsızlaşabildiğimiz oranda,gerçek kendimiz olma yolunu
bulabiliriz.Bulduğumuzda da buna ister Nirvana, ister Satori,
ister kendini bilme densin, gerçek insan olmanın anlamı budur.
Konuyu bir Zen uyarısı ile noktalamak istiyorum.
“Eğer çalışmanız iyiyse,ondan gurur duymaya başlarsınız.Fakat
bu gurur fazladan eklenmiş bir şeydir.Yaptığınız şey
iyidir ama ona fazladan bir şeyler eklenmiştir.Doğru çaba
fazladan eklenmiş şeylerden kurtulmak demektir.”
19 Nisan
1996
Özkan ARAS
-11-
![]()