“ Bir İnsan doğarsa , o ağlar ve dünya güler , fakat öyle bir ömür sürmelidirki , öldüğünde bizzat gülmeli , dünya ona ağlamalıdır.”  

 

                                   Hint Özdeyişi

 

Atalar derler ki : “ Irmağın suyunu içmeden , kaynağını gözetin.

 

                                               Ramayana

 

 

 

 

 

 

-1-

 

            İnsan olarak düşünebildiğimiz günden bu yana , yaşam’a , evren’e ve varoluşa bir anlam vermek için , arayış içinde olduğumuzu biliyoruz.

          Bu arayışın sonucu mitolojiler , felsefeler ve dinler ortaya çıkmıştır.

            İçinde yaşadığımız Ortadoğu , çok tanrılı  dinler ve inançlardan ,tek Tanrılı dinlere , daha başka bir deyimle “Göksel dinlere” ( Musevilik , Hristiyanlık  ve Müslümanlık ) kaynak olmuş bir bölge...

            Kanımca Sami kökenli üç göksel din dışında olan diğer dinler ya da inançların insana , yaşam’ a ve evrene nasıl bir anlam verildiğini araştırmak ve bilmek uygar olmanın gereğidir.

          Bu nedenle altı milyara yaklaşan dünyamız insanlarının üç milyara yakınını bu üç dine inandıklarını düşünerek , geriye kalan bir o kadar insanların , inançları ve dinleri hakkında ne bildiğimizi kendimize sormak durumundayız.

          Bu sorunun yanıtı pek de olumlu olmayacaktır. Çünkü insanın doğası , kendi veya topluluğu dışındaki değişik ve yeni düşüncelere kapalıdır. Hele din konusunda çok daha tutucu ve ödün vermez yapıdadır.

          Bizi diğer toplulukların düşünce ürünleri olan mitoloji , felsefe , inanç ve dinlerini araştırmaya yönelten neden , bu yapısal engelleri az da olsa aşma bilincidir.

          Konumuzu incelerken değişik bir çok mit, inanç ve din’in biribirini hiçde ummadığımız kadar derinden etkilediğini de göreceğiz.

          Ünlü bir Latin deyimi olan “ Ex Oriente lux ” yani  “ Işık Doğudan yükselir ” gereğine uyarak gözümüzü doğuya çevirdiğimizde , iki milyarı aşan insanlarıyla Çin, Hindistan,  Hindiçini  ve Japonya göz kamaştırıcı ve aynı zamanda görkemli mitler , inançları ve dinleriyle karşımıza çıkar.

          MÖ. 2000 - 1500 yıllarına kadar uzanan bu kültürel geçmiş , çağımızın bilimsel bakış açısından , her yönüyle hiç de basit  ya da hafife alınamayacak kadar üst düzeyde olduğunu görebiliriz.

          Çok kapsamlı olan bu kültürel yapıyı, bölüm bölüm ele almak , konuyu daha düzenli ve anlaşılır kılacaktır.

          Uzakdoğu inançları ve dinlerinde mit, din felsefe okadar iç içedirki , onları biribirinden ayırmak konuyu anlamsızlaştırır. Bu nedenle Batıdaki felsefe anlayışı olan , felsefenin dinle bağdaşmıyacağı savı burada geçersizdir.

          Konuya önce Veda’ların ülkesi olan Hindistan’ dan başlamak yerinde olacaktır. Çünkü dünyanın en eski dinsel kitapları Veda‘lardır.

          İkinci bölümde Brahmanizm’e tepki olarak gelişen Budizm ve ZenBudizm izleyecek.

          Üçüncü bölünde Çin Tao’ist inancı ile Konfiçyüs etik inancı , ana hatlarıyla ele alınacak.

          Ana amaç , Uzakdoğunun değişik mit , inanç ve dinlerinin temel felsefesini genel açıdan, kuşbakışı sizlere sunmaktır.İlgi çektiği oranda , sizler tarafından derinleştirileceği inancındayım.

          Anayurdumuz olan Ortaasya’ da , ilk dinsel inancımız olan Şamanizm ve Japonların Şintoizm’ini de anahatlarıyla ele almak yararlı olacağı gibi , konuya bütünlük sağlayacaktır.

          Bu konulara temel olan yapıtların hemen hemen hepsi Batılı kaynaklar . Doğal olarak her yazar kendi kültürel bakış açısından konuya eğilmiş ya da yorumlamış. Bunun büyük bir sakınca oluşturduğu da bir gerçek . Spirituel yönü ağır basan yazar , o yönüyle yorumlamış, Hırıstiyan yönü ağır basanlar da , o açıdan konuya anlam vermeye çalışmışlar. En gerçekçi bakış açısı  da , bilim adamlarının. Yine de dinsel faktör , belirgin olmasa da kendini gösteriyor.

          Bu çalışma ; Uzakdoğu felsefesiyle uzun yıllardan beri ilgi duymama rağmen , daha sistemli ve kapsamlı bilgi edinmemi sağlamakla bana da önemli ölçüde yararlı oldu.

 

-2-

 

          BRAHMANİZM

 

          Himalayaların buzullarından , Güneydeki tropikal ormanlara kadar uzanan , 650 milyon insanın yaşadığı , bir çok kültürün kaynağı olan dev bir ülke Hindistan.

            Aynı zamanda 4- 5 bin yıl gerilerden gelen tarihiyle ilk uygarlıklardan biri.Dinsel ve felsefi düşünceleri bu güne kadar bir çok aşamalardan geçerek günümüze kadar gelen eşsiz bir kültürel pota.

          1924 yılında yapılan kazılarda MÖ 5000- 4000 kadar uzanan Harappa ve Mohenco -Daro kalıntıları çok ileri düzeydedir.

          MÖ 1600 yıllarına doğru kuzeyden gelen ve kendilerini Aryas ( Arya’lar ) diyen bir kavrim , uzun bir zaman diliminde yavaş yavaş Hindistanı ele geçirmiştir.

            Arya sözcüğüne bir çok  araştırıcı değişik alanlar vermiştir. Kimi araştırmacılara göre “Soylu”  demek . Böylece Aryas sözcüğü soylular anlamına geldiği görülüyor.Kimilerine göre “İnananlar” anlamında . Bir başkalarına göre “Arya” sözcüğü çift sürmek sözcüğünden türetildiği ileri sürülüyor.

          Hind tarihinde Türklerin önemli bir yeri vardır . Hindistan’ın bütünü 750 yıllık bir dönem içinde 650 yıl Müslüman-Türk , 90 yıl Afganlaşmış Türklerin egemenliğinde kalmıştır.    350 Yıllık Hindistan’daki İngiliz egemenliğine talihsiz neden,beş Şiling’dir.Bu inanılmayacak neden , karabibere yapılan beş şiling’lik zamdı . Baharat ticaretini ellerinde tutan Hollanda ’lıların yaptığı bu zam , İngilizler’i harekete geçirmiştir. Kurulan bir şirket Hindistan’a   baharat ticareti için bir kalyon yollamıştır  ( 1600 yılı ) . O dönemin Hindistan hakimi Moğol Cihangir Han gemicileri çok iyi karşılayarak saraya kabul eder. Ediş o ediştir. Truva atı gibi Hindistana giren İngilizler, 1803-1857 yıllarında orada egemenlik kurarlar ve 1857 tarihinden itibaren de Hindistanı resmen müstemleke ilan ederler.

          İşin trajik yönü , İngilizler Hind Kültürü ile , ya küçük gördükleri için ilgilenmediler , ya da daha çok maddeye dönük bir yapıya sahip oldukları için onları anlayacak yetenekleri yoktu.

          Türkler ise Müslümanlık ile Hind dinini kaynaştırmak yönüne kaymışlardır.Türk bilgini Ebu Reyhan El Biruni(973- 1048 ) ve Şah Cıhan’ ın oğlu Dara Şükuh ilgi duymuşlardır.

          Batı dilbilimcileri 19. Yüzyıl başında , Arya’ların dili olan Sanskritçe’nin Batı dillerine olan yakınlığının farkına vardı. İran,Yunan,Latin,Germen,Kelt ve Ermeni Dillerinin Sanskritçe ile olan ortak özellikleri saptandı. Bu guruba Aryan ya da Hind - Germen dilleri dendi.

          Hindliler yüzyıllarca önce adı bilinmeyen yazarlarca yazılmış dini olduğu kadar felsefi olan ve aynı zamanda eşsiz denebilecek kadar sanat eserleri bırakmışlardır.

          Eski Hind felsefesinde ve dininde tanrı’ya , özgürlüğe ve yaşamın anlamına yönelik sorular ve arayışlar ağırlık kazanmıştır.

          Hind düşüncesinin yarattığı uygarlığı geç de olsa kavrayan Batılılardan Max Müller onlar hakkında duygularını şöyle açıklıyor.

          “ Benden , hangi göğün altında insan zihninin değerli yeteneklerini en zengin biçimde geliştirdiğini , hayatın en büyük sorunlarını en derin bir tarzda araştırdığını ve hiç olmazsa bir kısmı için hatta Eflatun ve Kant’ı incelemiş olanların bile hayran kalacakları çözümler bulunduğunu soracak olsalardı, Hindistanı anardım. Ve yine benden , hangi edebiyatın bize özgü Yunan ve Roma düşüncesiyle ve onların Semitik kökeninde yaşamış olan biz Avrupal’lara iç hayatımızı daha yetkin , daha anlayışlı , daha evrensel , kısaca insani biçimlendirmek için sadece bu hayatta değil , aynı zamanda değiştirilmiş ve ebedi bir hayatta zorunlu dengeyi verebileceği sorulsaydı, yine Hindistan derdim”

 

 

 

-3-

          Heinrıch Zimmer’ de;

          “ Biz Batılı’lar , Hind düşünürlerinin MÖ 700 yıllarında ulaşmış oldukları o dörtyol ağzına gelmekteyiz.Bu nedenle Doğu bilgeliğinin kavramlarıyla ve sembolleriyle karşılaşınca şaşkınlığa uğradığımız kadar heyecanlanırız da, adeta tedirgin oluruz.“demişti.

          Gerçekten Hindistan , halk hikayelerinin vatanıdır. Ortaçağ Hindistanının bir çok hikayesi Avrupaya ulaşmıştır. Onlardaki Hayvan FABLI , öğretinin ruha iyice yerleşmesini sağlar.

 

          Hind düşünce tarihi aşama aşamadır. İlk dönem Veda ‘ lar çağıdır.

          Hindlilerin inanç , din ve felsefe tarihini kesin çizgileriyle ayırmak çok güçtür. Bu güçlüğün temel nedeni , Hind düşüncesinin sonsuzluğa yönelmiş bir karaktere sahip olması nedeniyle , tarihleri kesin olarak belirtmeye önem vermemelerindendir. Öyleki  Hind düşünürleri yapıtlarının ve düşüncelerinin arkasına gizlenmişlerdir. Kimi zaman adları bilinse de yaşam öyküleri bilinmez.

          Genel görüş MÖ 1500 - 1000 arasındaki  döneme Veda’lar çağı denir. Bu bilgi odönemde yazılan Veda’lar denen metinlerden alınmıştır. Veda , BİLGİ işitilen bilgi ya da Tanrı bilgisi demektir. Bu metinler dört kitapta toplanmıştır.

          Kimler oldukları bilinmeyen yazar ve ozanların katkılarıyla oluşmuş bu metinler , çok daha eski çağların izlerini taşıyan mitleri ve dini düşünceleri içermektedir.

 

          Veda’ lar dört ad altında toplanmıştır.

Rig - Veda                 : Yakarış ve Tanrıları övme bilgisi

Sama - Veda              : İlahiler Vedası , ilahi okuma bilgisi

Yajur - Veda   : Kurban Törenleri bilgisi

Atharya - Veda          : Büyü Bilgisi

 

          Vedalar , rahiplerin eskiden kurban töreni bilgisi , Tanrıya yakarış biçimlerini ve gizemli sözleri sakladıkları başvuru kitaplarıydı.Tören işlerini yürüten üç rahiple bir de başrahipin katılmasıyla yapılan ayinlerde her rahip kendi görevine ait sözleri not almasından dört Veda oluşmuştur.

 

          Vedalar da her biri kendi içinde dört bölüme ayrılır.

Mantras                     : İlahiler ve dualar.

Brahmanas                :Yakarış , büyü ve kurban sözlerinin yer kullanılmasını gösteren bilgiler.

Aranyakaş                 : Orman metinleri , ormana çekilenlere öğütler.

Upanişat                     : Gizli Öğretiler.

 

          Vedalar çağı diye adlandırılan tarih kesidini daha iyi anlayabilmek için , dönemlere ayırmak yararlı olacaktır.

         1)İlahiler dönemi ya da Vedaların ilk dönemi MÖ 1500 - 100 yılları.

         2)Kurban törenleri gizemciliği MÖ 1000 -750 .

         3)Upanişatlar dönemi MÖ 750 - 500.

 

 

 

 

 

-4-

            İLAHİLER  DÖNEMİ

            Rig - Veda’nın ilahileri , bize Hindistan’ın Kuzeybatısına daha yeni yeni yayılmaya başlamış olan Arya’ ların yaşamlarını ve dini inançları üzerine bilgi verir.

            İlk Tanrılar , doğa güçleri ve gerçekleridir. Eski tapınmalarda olduğu gibi , gök, yer, ateş, ışık, su hep insanlar gibi konuşan , yaşayan , davranan ve acı çekebilen kişiler olarak düşünülürdü.

            Rig - Veda sürülerin çoğalması , iyi ürün alabilmek ve uzun yaşam için AGNİ ( Ateş Tanrısı ) İndra ( Şimşek ve Yıldırım Tanrısı Vişnu ( Güneş tanrısı ) gibi Tanrılar’ a yönetilmiş , yalvarış, dilekler ve övgülerle doludur.

            Felsefi düşüncenin ilk kıvılcımları şu soruya çıkmıştır. Bu Tanrı bolluğunda son bir gerçek , bir varoluş nedeni gizli olamazmı ? Bütün varlıklar tek bir kaynaktan çıkmış olmasın ? Sonraları, Hind din ve felsefenin üzerinde durduğu BİR ‘ lik düşüncesinin tohumlarının daha bu dönemde atıldığı görülmektedir.

            Rig - Veda ‘nın “ Yaradılış “ ilahisinde bu  düşünceler ve her şeyin kaynağı olan ve tüm evreni kapsayan son gerçeği arayış, görkemli bir biçimde şöyle dile getiriliyor.

            Başta ne varlık vardı,ne yokluk

            Her yeri dolduran her yerde olan

            Hava da yoktu yukarıda göklerde

            Nerede derin uçurumlar , denizler

                        ¯¯¯

            Başta ne ölümsüzlük vardı ne ölüm

            Geca de olmazdı ,gündüzde

            Başka Şey yokken Obir başına

            Sonsuzlukta uçardı sessizce

                        ¯¯¯

            Karanlıkla örtülüydü her yer

            Başı sonu olmıyan ışıksız gecede

            Sıkılmış olmalı ki örtü içinde

            Birden doğdu O , parlayan güçlü

                        ¯¯¯

            Bu “ BİR “ olandan çıktı önce

            Bilginin tohumu olan SEVGİ

            Varlığın kökü yokluk iken

            SEVGİYİ aradı durdu BİLGİ

     ¯¯¯

            Kim ise varlığı yaratan

            Bakarmı göğün üst katından

            Yerde ne varmış, ne yokmuş

            O da mı bilmez , kim bilir.

            Derin Bir sezgi ile gerçeği arayan bu ilahiler dönemin sonuna gelindiğini bildiren bir kuşku beliriyor. Tanrıdan kuşkulanmak.Bununla Veda dininin çöktüğü ya da yeni bir dönemin gelmekte olduğu belli oluyor.

            Yine bir dizede bu kuşku şöyle dile getiriliyor.

 

            Yarışın bakalım, İndra’ yı övüp durun

            Keşke sizi bir duyabilse bir kez olsun

            Diyorlarki “ İndra neredesin niçin yoksun”

            Hiç olmamış mı gören,ya kim o övülen.

 

-5-

            KURBAN TÖRENLERİ GİZEMCİLİĞİ

            Arya’ lar Doğuya , Ganj çatalağzına yayıldıkları ve orada başka bir ırktan olan yerlileri yendikleri bu dönemde , Hind toplumunu kalıcı bir düzene ve biçime sokmuş olan gelişimler görülmüştür. Kast sisteminin oluşması ve rahipler kastı olan Brahmanların toplum içinde ayrıcalıklı bir yer elde etmesi.

            Kastların en büyük etken çoğunluğu oluşturan yerli halkla karışarak eriyip gitme korkusudur. Kast Portekizce bir deyimdir. Sanskritçe renk anlamına gelen “VARNA” sözcüğü kullanılır.

            Üç büyük kast vardır.

Brahmanlar    : Rahipler

Kşatriyalar     : Krallar , beyler , soylular ve savaşçılar

Varişyalar      : Tüccarlar ve esnaf .

            Bunların altında Cudralar ve aşağı tabakadan PARYA’lar.Bu döneme hükmeden Brahmanlardır.

            Bu dönemde  BRAHMAN - ATMAN kavramı oluşmuştur.

 

 

            UPANİŞATLAR DÖNEMİ

            RahiPlerin dedikleri basmakalıp ve Brahmana yorumlarında , katılaşma ve yobazlık belirtileri görülünce , araştırıcı Hind düşünürünü uzun bir süre bunlarla oyalıyamadı. Bilgeler ve çileciler Kuzeydeki ormanlarda araştırmalarını sürdürdüler.

            Upanişatlarla tanışan düşününür ve uluslar , onlardaki çarpıcı kavramlara hayranlık duymak yanında onları derinden etkilediğini görmekteyiz.

            Hind düşünce dünyasının çekirdeği Upanişatlardır diyebiliriz. O dönemde daha sonraki yıllarda ,çarpıcı olduğu kadar çok zengin içeriği olan Ramayana ve Mahabharata adlı destanların da temel felsefesidir.

            Şah Cihan’ın oğlu Dara Şükuh 1657 yılında bazı Hind bilginlerinin yardımıyla  “Deryayı Tevhid”  saydığı Upanişatlardan 50 bölümü “Sırrı Ekber” yani “ En büyük sır” adıyla Farsçaya çevirtmiştir.

            1801 yılında bu çeviri Latince ve Fransızcaya çevrilerek Batı ile tanışmıştır. Daha sonra Schopenhaure bu eserin Avrupa’da tanıtılmasına etken olmuştur. Onun felsefesinde derin izler taşıyan upanişatlar , öğrencilerini ve ardılları olan düşün adamlarını da derinden etkilemiştir.

            Upanişatları şöyle över Schopenhaure bütün içtenliği ve alçakgönüllülüğüyle. “Bu dünyada olabilecek en verimli ve yüceltici okuma budur. Yaşamımın teselli kaynağı bu olmuştur, ölümümünde teselli kaynağı bu olacaktır.”

            Sama-Veda’nın Tanrı bilgisini işleyen bu bölümlerine Upanişatlar denir. Veda’lardaki upanişatlar geleneği devam etmiştir. Upanişatları kimlerin yazdığı bilinmez . Bilinen belli başlı isimlerden GARGİ adında bir kadın ve büyük YAGNAVALKYA en önemlileridir.

            Yüzon Upanişat saptanmıştır. Bir kısmı düz yazı bir kısmı şiir şeklindedir. Birkaçyüz kelimeden , birkaç bin kelimeye kadar değişen bu yazılar Vedaların bir bölümüne aittir. Örneğin Katha Upanişat adlı bölüm Yajur-Veda’ nın Kathak Brahman bölümünden alınmıştır.

            Upanişatlar çoğunlukla karşılıklı diyoloğlar şeklinde basit ve gerçek bir hikaye veya yorumlar şeklindedir.

            Upanişat sözcüğü  “Upa” yakın  “Shad” oturmak sözcüklerinin birleştirilmesinden olumuştur. Ya da “ Dizinin Dibinde” anlamındadır. Tanrının Soluğu anlamında da yorumlanır.

            Daha sonraları , MS 788-820 yıllarında yaşamış , Halkın Şankara dediği Sankaracharya,  upanişatları bir düzene sokarak , Brahma Sutraları adlı yapıtında yüz sekiz tanesini tanıtmıştır.

 

 

-6-

            Şankara , filozof ve ozan , besteci , usta yazar , bilgin evliya , gizemci, din reformcusu , ender ikna gücüne sahip , hatip ve Tanrıya tapan gibi ender nitelikleri , alışılmamış bir biçimde birleştirmiş ve 32 yaşında ölen ender bir deha .

            Veda’lardaki ilahilerin dünyaya dönük , yaşam dolu havasına karşılık Upanişatların havası oldukça karamsar ve ağırdır.

            İki temel öğreti Upanişatların önemli olanlarında beliriyor. Atman brahman öğretisi , genedoğum ve kurtuluş düşüncesi.

 

 

            ATMAN  VE  BRAHMAN

            Eski metinlede de rastlanan Atman ve Brahman sözcüklerine Upanişatlarda büyük önem verilmiştir.Önceleri “yakarış” , “ büyülü söz” sonra “Kutlu Bilgi” anlamına gelen Brahman uzun bir anlam değiştirme süreci sonunda  “ Evrenin Yaradılışı İlkesi” tüm evreni kapsayan “ Her şeyin kaynağı ve barınağı” anlamında çok geniş bir kavrama dönüşmüştür.

            Atman kavramı da gelişnme sürecinde yeni anlam ve boyut kazanmıştır. Köken olarak “üfürük - nefes” anlamına gelen Atman , sonunda  “ Özvarlık” , “ Benliğin Özü” , “Kendi başına oluş”  gibi anlamlar kazanmıştır.

            Atman kişiliğimizin en derin özüdür. İnsanı önce görünüşünü oluşturan kabuğundan soyarak , geriye kalan yaşamözü diyebileceğimiz kişilikten , yine bütün istekleri , duyguları , tutkuları çıkarırsak işte o zaman ATMAN kavramına varlığımızın derinliğindeki o tutulmaz en derin öze ulaşırız . Bu bile Atman kavramının tam olarak karşılamaz.

            Upanişatlarda atılmış olan en önemli adım, Brahman ve Atmanın BİR olduğu gerçeğidir.

            BRAHMAN  =  ATMAN

            Brahman , birer birer varlıklar söz konusu olunca ATMAN ‘ dır. Evren Brahmandır. BRAHMAN ise gerçekte bizim içimizdeki ATMAN’ dır.

            Arya’ların dinsel anlayışı Sami ırkın dünyasında gelişen dinlere kesin kes karşıt bir görüş açısı getirdiğini görüyoruz. Sami dinleri , Tanrıyı her şeyin üstünde , buyurucu , efendi olarak ve insanı da Tanrının kulu kölesi olarak görürken , Hindli her ikisinin de gerçekte BİR olduğunu ileri sürer.

            Evrenin anlamı , özü kendi özümüzün derinliklerindeyse ve buna özümüze dalarak , yoğunlaşarak ulaşabiliyorsak , o zaman dış gerçeğin bilinmesi Hindli bilge için pek önem taşımaz. Ona göre yer ve zaman içindeki nesneler dünyası gerçeğin kendisi olamaz , Atman değidir , yanıltıcı bir görüntüdür , gerçeğin örtüsüdür, düştür , Hindlilerin kavramına göre MAYA dır.

            Bilge Yagnavalkya  “ İnsan Atmanı tanımalı. Onu tanıyan evreni tanımış olur.” der.

            Atmanın kavranabilmesi için şu uyarı yapılr. “ Okuyup öğrenmekle Atmana varılmaz , kitap bilgisiyle ve akılla oraya yol yoktur. Bir Brahman öğrenmek için çırpınmayı bırakmalı ve bir çocuk gibi olmalıdır.” Gerçeği sözcükler söylemez , bunlar çene yorar.

            Gerçek akılla kavranamaz , sözcüklere sığmaz , herkese de açık değildir. Seçilip yola gimiş olanlar bile ancak uzun bir yolculuk sonunda ona ulaşabilirler. Oruç , arınmak, özdenetim,dikkatin ve isteklerin dış dünyadan tümüyle çekilmesi. Tüm bunlar “Maya”nın bütün aldatıcı görüntülerini aşarak kişinin kendi özüne , Atmanına varabilmesi için gerekli ön hazırlıklardır.

 

 

 

 

-7-

 

            GENEDOĞUM  VE  KURTULUŞ

            Yagnavalkya genedoğum öğretisini şöyle açıklıyor. “ İnsan öldükten sonra ne oluyor ? O zaman kalıcı bilgisi , işlerinin etkisi , özü onu bırakmaz.Bir yaprağın ucuna kadar kendisini ite çeke ilerleyip, bir başka yaprağa geçen tırtıl gibi, kendi özümüz’ de bir bedenden çıkıp , kalıcı olmayan bilgiyi bırakıp büzüle süzüle başka bir bedene geçer , gene doğarız.Birinin özü ne ise , neden yapılmışsa , nasıl davranmışsa nasıl olmuşsa , ona göre yeniden biçimlenir, doğar, iyilik yapan iyi olarak doğar, kutlu işler yapan kutlu kişi olur. Uğursuz işler yapan uğursuz kişi olur.”

 

            Yaşamındaki gelişmesine göre  daha yüksek veya daha aşağı bir basamakta hep yeniden doğmak , bu yaşamın acı dolu olduğunu görmüş olan kişiye artık hiç çekici gelmeyebilir. Bu kişi artık iyi bir yaşam sürerek daha yüksek bir basamakta yeniden doğabilmek için uğraşır. Bu Hindliler için “ KURTULUŞ “ demek olan “ MOŞKA “ dır. Etki tepki içindeki davranışlar KARMA yeniden doğuşu , yeni bir yaşamı hazırladığına göre , MOŞKA aynı zamanda KARMA dan , etki tepki zincirinden , bağımlılıktan da kurtulmak demektir.

 

            UPANİŞAT ÖĞRETİLERİNİN ÖNEMİ

 

            Bu öğretileri değerlendirmeye kalkıştığımız zaman , bir düşüncenin bütün öteki ayrıntılar yanında parladığını görürüz. “TANRININ VE KİŞİNİN ÖZDE BİR OLDUĞU” düşüncesi .

            “ Akan ırmaklar denize kavuşunca nasıl yok olurlarsa , adlarını ve biçimlerini nasıl yitirirlerse , bilge kişide onlar gibi olan Tanrı BİR ‘ liğine kavuşur erir.”

                                                                                              Mundaka Upanişat

            “ Ölümsüzlüğün sırrı ; Kalbin arınması , derin düşünme ve insanın manevi aleme dönük gerçek Ben ‘ inin ( Atman ) Tanrı ( Brahman ) ile aynı varlık olduğunu idrak etme yoluyla bulunabilir. Çünkü ölümsüzlük Tanrıya ulaşmaktır.”

            “ Kişi , Atman sayesinde görür , işitir , tad alır, koklar , hisseder , Atman yani insanın gerçek Ben’i , Tanrı ile aynı varlıktır.”

            “Yoga ; zihni ve duyuları kontrol etme ilmidir. Zihnini ve duyularını kontrol edebilen kişi , yanılgıdan kurtulmuştur.”

            “ Brahmanoğlunda iki BEN vardır. Bunlardan biri , kişilik olarak tanımlanan ve yüzeysel olan görüntü BEN ; diğeri ise varlığın özünde gizli GERÇEK  BEN ( Atman ) dır. İnsanın gerçek varlığı , gerçek kişiliği bu BEN ‘ dir.”

                                                                                              Katha Upanişat

            “ Tanrı , evrende var olan her şeyin özündedir. Gerçek olan yalnız 0 ‘dur. Bundan dolayı , boş görüntüleri bırakarak , sadece 0 ‘ na karşı sevgi duyun.”

            “ Kendinde  ( Atman’ da ) bütün varlıkları ve bütün varlıklarda kendini gören kişi , hiç kimseden nefret etmez.”

                                                                                              Isha Upanişat

            “ Tanrı , her varlığın içindeki iyiliktir , faydadır, Tanrıyı bu şekilde düşün . Böyle bir insan , diğer bütün varlıkların saygı gösterdiği bir kimse olur.”

                                                                                              Kena Upanişat

            “Tanrı her şeyi görür , her şeyi bilir. O bilginin kendisidir. Evrensel akıl, şekil , isim ve yaratılmış bütün varlıkların maddi sebebi , ondan doğmuştur. “

                                                                                              Mundaka Upanişat

 

 

-8-

 

 

            “Tanrı , herşeyin içindeki herşeydir. Faaliyettir, bilgidir, en büyük iyiliktir. Kalbin derinliklerinde gizli olan O ‘ nu tanımak cehalet düğümünü çözer. “

            “ Evrenin yaradılışından  önce , Tanrı tezahür etmemiş olarak mevcuttu . Görünmezden görüneni yarattı . Kendisinden kenisini yarattı. Bundan dolayı O ‘ na kendiliğinden mevcut adı verildi.

                                                                                              Taıttırıya Upanişat

            “Tanrı,varlıkların içine girerek , kendisini onlarla hüviyetlendirdi.Tek bir varlık olduğu halde,bir çok varlık görünümüne büründü.Bundan dolayı,şayet kişi bu üç katlı uyanıklık ,rüya görme ve rüyasız uyku rüyasından uyanırsa,karşısında Tanrıyı bulur.Kalbinde mekandan münezzeh Tanrıyı görür ve - Tanrıyı Biliyorum- der.”

                                                                                              Aitareya Upanişat

 

         19. yüzyıl da yaşamış ünlü Hind bilgesi Ramakrişna ‘nın büyük öğrencisi Swami Vivekananda , bu BİR ‘ liği dile getiriyor.

 

                                   Tanrı sana gösterir kendini

                                   Hayatın sayısız biçimlerinde .

                                   O’ nu her şeyin içinde görmeyen

                                   Bu dünyada boşuna arıyacaktır.

                                   Sadece yaşayan her şeyi seven kişi

                                   Gerçekten Tanrıya hizmet eder.

 

            Her ruhsal HİKMET kaynağının , yani Tanrı’nın ülkesinin (Cennetin) içimizde olduğunun bilinci , Swami Vivekananda’ nın dediği gibi “Burada ve orada,mabetlerde, kiliselerde ve camilerde , yer yüzünde ve gök yüzünde uzun uzun araştırmalardan sonra , en sonunda başladığımız yerde daireyi tamamlayarak , kendi ruhumuza geri döneriz . Ve görürüz ki , bulmak için bütün dünyayı dolaştığımız , uğruna gözyaşı dökttüğümüz,mabetlerde dualar ettiğimiz ve  bulutların içinde gizlenmiş bütün sırların sırrı gibi aradığımız varlık sizsiniz. Yakının en yakını; yaşamınızın, bedeninizin ve ruhunuzun gerçeği olan varlık uzakta değil,kendi bedeninizin içindedir.”

 

            Hayyam’ın dili de farklı değildir.

 

Bilge yüce varlığın seyrine dalar,

Gafil ise onda dostluk düşmanlık arar,

Ey can sana akıl niçin vermiş veren,

Kendini bil,yolunu bul yitip gitmeden

                        ¯¯¯

Dün izledim de seni coştum birdenbire,

Çıktım senin yerin dedikleri yere.

Bir ses yükseldi ta yukarlardan,yıldızlardan,

Gafil dedi,bizde sandığın Tanrı sende.

 

 

 

 

 

-9-

            Yine İran’lı ozan Kuhi Şirazi de BİR’liği şu dizelerle dile getiriyor.

Çarşıda,Manastırda yalnız Tanrı’yı gördüm,

Düzde,Dağda yalnız Tanrı’yı gördüm.

Ne tin,ne gövde,ne ilinek,ne töz,

Ne nitelik,ne neden,yalnız Tanrı’yı gördüm.

Gözlerimi açtım,beni kuşatan yüzünün ışığıyla,

Bir mum gibi eridim ateşinde

Parlayan yalımlarında yalnız Tanrı’yı gördüm.

Açıkça kendimi gördüm kendi gözümle,

Tanrı’nın gözüyle bakınca yalnız Tanrı’yı gördüm.

 

            Bu öz BİR’liğinin kolay kolay kurulmasının mümkün olmadığını 14.yüzyıl Hurfiliğin kurucusu Fazıl-ı Yezdan şöyle özetliyor.

                        MA HÜDAYİ ALEM YAFTİM

                        İNÇUMİ ADEM  VELİ KEM YAFTİM.

“Biz alemin Tanrısı olarak ancak insanı bulduk,fakat bu çeşit insanı da nadir bulduk.”

            İran’ın coğrafi konum olarak Hindistan’la kültür yönünden etkileşim içinde bulunması doğaldır.Bu nedenle İran’lı düşünür ve ozanların dizeleri Brahman-Atman özdeşliğine uyum içindedir.

            Dikkat edilmesi gereken en önemli şey,Brahman’ın yaratılışın içinde oluşudur,parçalar halinde değil,bölünmeden,eksiksiz ve bir bütün olarak.

            Bu kavram açısından,olaysal dünya olgusunun kabul edilmesine karşın,yaradılış edimi kabul edilmemektedir.(oluş)

 

 

            MAYA ve KARMA

            Maya,Rig-Veda’da geçer.Maya,sahip olduğumuz kavramları gerçekliğin kendisi olarak hayal etmenin ismidir.

            Hindlilerin doğa görüşüne göre , var olan her şey göreceli , akıcı ve sürekli değişen bir “ Maya’ ya “ dönüşmüştür. Maya Tanrısal gösteri (Yani LİLA ) sırasında adeta bir sihirbaz tarafından yaratılmış bir büyü gibidir. Ve onun dünyası, sürekli olarak değişmektir. Bu büyük gösterinin itici ve harekete geçirici gücü ise  “KARMA “ denilen kavramdır.

            Maya düşüncesinin izlerini Ploton , Platinus ve tasavvuf düşünürlerinde görüyoruz. Yalancı dünya , her şey bir hayal , gibi deyimler bu düşüncenin basite indirgenmiş izleri.

            Hind öğretisinin çağdaş yorumlarında  ise , Maya ‘ nın olumsuz yönden elealınması sonucu , dünyanın gerçek dışı olduğuna dair yanlış görüşün ortaya çıkmasına neden olduğu ileri sürülmektedir.

            Swami Nikhilananda ‘ ya göre , Maya katıksız varlığı tanıyanı aldatmaz. Onun için her şey , hatta Maya’da,Brahman da,o ister salt varlığı görsün,isterse göreli evrenin etkinliğine katılsın . Gerçeği kavrayan bilge insan da sadece Brahmanın bilincindedir.                Şankara Bhagavat - Gita ‘ nın girişine şunları yazmıştır. “İnsanlar bir dini uzun zaman temrin edince , onları arasında ( İhtiras ) ortaya çıkar, ayırd etme ve hikmet yiter ve yalan - dolan dürüstlüğe karşı ağır basmaya başlar. Sonra yalan - dolan dünyaya egemen olduğunda , evrenin sürekliliğini güven altına almak için ilk yaratıcı Efendi , kısmen insan biçiminde görünür. O bilimin , yüceliğin , kudretin , kuvvetin , enerjinin ebedi sahibi , üç GUNA ‘nın ezeli doğası ve taşıyıcısı olan MAYA’yı egemenliği altına alır.Bundan sonra O,
Maya ile görünür hale gelir , sanki doğmuş , sanki gövdeye sahipmiş , sanki insanlara acıyormuş gibi , çünkü  O , gerçekte doğmamıştır , değişmez.”

 

 

-10-

            Üç GUNA ise . Rajas “aşırı hareketlilik” , Tamas “uyuşukluk”  , Sattva “denge” dir.Hind öğretisinde diğer önemli bir kavramı oluşturan “KARMA” aslında “Hareket” anlamına gelmektedir. Karma , gösterilen en aktif öğesi olarak hareket halindeki evrenin dinamik gücüdür. Evrende her şey , biribiriyle dinamik bir bağ ile bağlanmıştır. Bhagavat - Gita ‘ ya göre “ KARMA” yaradılışın gücü ve varoluşun kaynağıdır.

            Aynen Maya’da olduğu gibi Karma’nın anlamı da daha sonraları asıl kozmik düzeyinden insani düzeye indirgemiş ve psikolojik bir anlam kazanmıştır. Buna göre , dünyamızda ayrışık bir görüşe sahipsek , yani Maya‘nın büyüsüne kapılmış ve kendimizi çevremizden bağımsız olarak düşünüyor ve de dilediğimizce hareket ediyorsak , o zaman KARMA’nın esiri haline geliriz. Fakat Karma’nın bağlarından kurtulmak demek , insanı da içine alan doğanın BİR’liği ve ahengini kavramış olarak ve buna göre davranmak demektir. Karma’yı yalın bir biçimde özetlersek .

 

                        Ne ekersen onu biçersin, öyleyse

                        Düşünce eken davranış biçer ,

                        Davranış eken alışkanlıklar biçer

                        Alışkanlık eken huy biçer

                        Huy eken yazgı biçer

 

            Böylece doğal kuvvetlerin ve hareketlerin arasındaki ilişkiyi kavramış olan birisi , doğadaki kuvvetlerin nasıl diğer doğal kuvvetlere dayandığını görür ve böylece kendini onların kulu kölesi olmaktan kurtarır.

            Maya ‘nın büyüsünden kurtulabilmek ve Karma ‘nın zincirlerini kırabilmek , duygularımızla algılarımız tüm fenomenlerin aslında aynı gerçeklerin parçası olduğunu kavrayabilmiş olmak demektir. Yani somut ve kişisel olarak her şeyin , hatta insanın bile , Brahman denilen aynı deneyime dayandığını öğrenmiş olmaktır. Hind felsefesinde bu deneye “MOŞKA “ yani KURTULUŞ denir.

            Kurtuluşun diğer önemli ve etkili yöntemi ise YOGA ‘ dır. Yoga kelime anlamı ile “Boyunduruk altına girmek” ya da “ Katılmak” şeklinde açıklanabilir.

                        Fakat normal bir hindu için Tanrı’ya ulaşmanın en alışılagelmiş yolu , ona kişileştirilmiş bir tanrıya ya da Tanrıça aracılığıyla tapmaktır.

 

 

 

            YOGA

            Yoga ‘ nın amacı , atmanı ( Gerçeği ) atman olmayandan ( görüntüden ) ayırmaktır. Ve Yoga zihnin işleyişini kontrol altına alarak kişinin benliğini evrensel benlikle birleştirme yöntemidir.

            Bilge Patajali ‘nin Yoga Sutraları yapıtı MÖ. 4  MS 4. Yüzyıllarda yazılmış olduğu sanılmaktadır. Tarih konusu tartışmalıdır. İlk üç kitap MÖ. 2. Yüzyıla , dördüncü kitap MS.  5. yüzyıla aittir. Diğer taraftan , Patanjali’nin sutraları Mahabharata’nın efsanevi yazarı Vyasa’ya ait olduğu ileri sürülmektedir. Her ne olursa olsun , yoga çok daha gerilere gitmektedir. Pencap bölgesinde Harappave Mohen Daro kazılarında Yoga oturuşunda heykeller bulunmuştur. Araştırıcılar Patanjali hakkında çok az bilgi olmasına karşın  MÖ . 2.  Yüzyılda yaşadığını kabul etmektedirler.

            Patanjali’ye göre, zihin (Chitta) üç ayrı unsurdan oluşur.Bellek (Manas) , Akıl (Buddhi) ve benlik duygusu (Ahamkar) .

 

-11-

            Zihin kontrol altına alınmazsa , benlik , düşünce akımlarıyla özdeşileşir ve onların yapısına uyar.

            Yaradılış olgusu ; içten dışa doğru , ayırımsızdan ayırımlı bilince , farklılaşmamış olandan farklılığa ( Surette ) , zihinden ( ruhtan ) maddeye doğru oluşan bir evrimdir.       

            Meditasyon olayı bunun tamamen tersidir, yani dıştan içe doğru ilerleyen bir süreçtir. Meditasyona  göre zihin , sürekli olarak görüntünün ardındaki nedeni ve sonra da o nedenin ardındaki nedenleri arayarak , en içteki gerçeğe ulaşıncaya kadar yol alır.

            “ Evren nedir?” sorusunun cevabını Venanta felsefesi  “evren” (PRAKRİTİ) adı verilen saf  (yani ayırımsız ve biribirinden farksız olan) zihin(Ruh) ve madde cevherlerinden yapılmıştır, diyerek cevap verir. Prakriti , Brahman’ın kudreti ve sonucu olarak tanınmalıdır.

            Yoga dört ana kola ayrılır

         1.Bhakti -Yoga:Tanrıya sevgi yoluyla yönelerek uygulanan bir ibadet yöntemidir. Aynı zamanda Tanrının insan kılığına girmesini öğretir. Bhakti-Yoga’da önemli bir şart da Tanrıya ibadet edenin, diğer mezhep ve tarikatları eleştirmemesi ve onlara karşı kin beslememesini ön görür.

            Bhakti - Yoga vazgeç demez, O sadece sev , en yükseği sev der.

             “ Bu ruh durumuna erişen kutsanmış kişi , adlara ve biçimlere ilişkin bütün anlamları yitirir. O , bir insanla diğerleri arasında hiç bir ayırım görmez , tam tersine her şeyde Tanrıyı görür ; yüzde sevdiği Tanrıyı görür. İnsanlar arasındaki KARDEŞLİĞİN gerçek önemini sadece o anlar.”

            2.Karma - Yoga : Kendini ya da çıkarlarını düşünmeden ve Tanrıya adanarak yapılır.

            Nedensellik yasasına göre , her davranış kesinlikle sonucunu meydana çıkaracaktır. Niçin onlara özlem duyalım .

            Amaç , davranıştan vazgeçme değil , tam tersine bu davranışın sonucundan vazgeçme , Karma - yoga’nın gizidir.

            Fakat kim eylem organlarını dizginler , zihniyle duyu objelerine bağlanmaya devam ederse , bizzat kendini aldatır ve iki yüzlü birisidir o.

            Bir yükümden,hoş olmadığı için kaçınmamalı,hoş olduğu için de ona bağlanmamalıdır.

            3.İnana-Yoga :Akılsal ayırdetme ve doğal olayların gerçek mahiyetini analiz etme yoluyla Brahman’ı bulma yöntemidir. Ve Brahman’ın tek gerçek olduğuna inanır.

         Bu konuda , öğretmenin öğrencisine uyarısı da şöyledir. “Doğumdan , ölümden , büyümeden , olgunlaşmadan , dağılıp yok olmadan , hastalıktan ve ölümden kurtuşmuş olan ve yok edilmez, evrenin oluşunun korunmasının ve çözülmesinin nedeni BRAHMA’sın sen .Bu Brahmasın sen.Bunun üzerine zihninde derin düşünceye dal.Üzerinde hiç bir şeyin bulunmadığı MAYA üzerinde ve evrenden sonsuz derecede büyük olan , her şeyin içi, ikincisi olmayan biricik şey , varlığın bilgisinin mutluluğu, salt biçimde sonsuz ve değişmezden , bu Brahma sensin. Onun üzerinde derin düşünceye dal .”

            4.Raja - Yoga : Meditasyon yogası denilen bu yoga , ruhsal enerjiye araç olan bedeni inceler. Zihnin incelenmesiyle uğraşır ve onu eğemenlik altına alır.

            Zihnin incelenmesi dış dünyanın incelenmesinden daha zordur.

            “Batı’da Fizik ve astronominin sistematik incelenmesi , ruhbiliminden çok önce başlamıştır. Günümüzde bireysel ve toplumsal açmazların temelinde yatan gerçek bu geri kalıştır. Uzakdoğunun binlerce yıl önce başlattıkları bu araştırmanın Batı dünyasında Freud ile ele alındığını biliyoruz.”

 

 

 

 

-12-

 

         DESTANLAR

 

            RAMAYANA

            Hindlilerin büyük çoğunluğu Hinduizm öğretisini Upanişatlar yardımı ile değil , çok tanınmış öyküler , destanlar ve çok zengin Hind mitolojisinin yardımıyla öğrenmişlerdir. Bu destanlardan dünyaca ünlü olanları Ramayana ve Mahabharata ‘dır.

            Ne zaman yazıldığı pek bilinmeyen Ramayana MÖ. VIII. Yüzyıldan beri gelişen destanlar döneminde oluştuğu tahmin edilmektedir. Konu Mahabharata da geçer.

            Destanın yazarı , hayata atıldığı zaman bir eşkiyadır. Bir gün RİŞİ ( Ermiş ) Narada’ yı da soymaya kalktığında,Narada’nın söylediği sözlerin etkisinde kalır.Ölümsüz olan Narada’dan ölümsüzlüğün sırrını öğrenmek ister.                      

            Rişi Narada

         Peki öyle ise dinle , sana enyüce varlığa varmanın yolunu göstereceğim. Canavar Ravana , Tanrıların ulusu İndrayı ve yanındaki ilahları esir almış. Bunlar yüzyıldan beri canavara hizmetten dolayı çektikleri ızdıraba dayanamıyacak hale geldikleri için dua etmişler . Çünkü bizim dinimizde ne zaman fazilet yenilir ve kötülük üstün gelirse , ilah , insan kılığına girerek yeryüzüne iner ve faziletin üstün gelmesini sağlar.

            En değerli mücevheri ele geçirmen için sana şu tavsiyede bulunacağım .Sen gerçi eşkiyasın,kalk halvete gir,vahdet’i geçir.Yalvar yalar ve düşün.Böyle yapa yapa ruh kuvvetin o derece gelişirki burada olduğun halde ilahın tekrar yer yüzünü hangi kılıkta belireceğini görür ve onun yapacağı savaşı görürsün.Sen de bu görüş sayesinde , insanların her devirde okuyacağı bir destan yazarsın ve böylece ölümsüzlüğe erişirsin.”

            Eşkiya Radnakar , Yogistler gibi oturmuş ve yıllarca böyle kalmış.Sonra karıncalar üzerine yuvalarını yapmışlar . sonunda ruh gücünün en büyüğünü elde etmiş.Tanrı Vişnu’nun RAMA adıyla insan kılığına girdiğini görmüş. Karıncaların yuvaları derhal dağılmış ve eski eşkıya bunlara bakarak “Meğer ben bir VİLMAKİ imişim” (yani karınca yuvasına bürünen adammışım) demiş. Kendi hala bütün dünyada bu isim ile tanınmaktadır.

            Destanın öyküsü de şöyledir;

            Hindistan’ın kuzeyindeki Ayodhya ülkesinin hükümdarı olan kral Dasaratha’nın üç eşi vardır ve bunlardan da dört oğlu...Rama bunların en büyüğü ve İlah Vişnu’nun insan şekline girmiş olanı idi.Annesi Kausalya idi.ikinci oğlunun adı Bharata,diğer ikisi ikiz Lakşama ve Sat idi.

            Kahramanlığı ile ünlü Rama,Mithila kralının kızı Sita’ile evlenir.Rama’nın babasının yerine krallığa gemesi kararlaştırılır.Bu mutlu olay için hazırlıklar yapılırken,dünyanın her tarafından ziyaretçiler ve hediyeler gelir.Çin’den yeşim taşları,ipekler ve çaylar;İran’dan çiniler,renk renk kıymetli taşlar;Mitani ülkesinden ve kral Dasaratha’nın damadı olan Mısır Kralı Ahanaton’dan amberler,miskler ile hayat kitabı ve rüya sırlarını anlatan süslü papirüsler gelir.

            Özetle,Rama üvey annesinin entrikaları yüzünden babası tarafından yurdundan ayrılmak zorunda bırakılır.Ormana çekilerek yoksul bir yaşam sürmekte iken,karısı toprak tanrıçası Sita,şeytanlar kralı Ravana tarafından Seylan adasına kaçırılır.Rama maymunlar kralı Hanuman’ile anlaşarak büyük bir savaş sonrası karısını kurtarır.Kardeşi Bharata’nın yardımıyla babasının tahtına oturur.

            Ramayana etik açıdan dürüstlüğü,sadakatı ve kahramanlığı temel tema olarak işler.Ramayana 48000 dizedir ve 7 kitaptan oluşur.

 

 

-13-

 

            MAHABHARATA

            Hem bilimle uğraşanlara,hem de halka yönelik bir yapı olan Mahabharata,dünyanın en büyük kitaplarından biridir.Şimdiye kadar yazılan şiirlerin en uzunudur.Yüzbinden fazla, ikiyüzbine  yakın dizeyi içerir.

            Çok eski öyküleri bir araya toplayan ilk yazımlar, MÖ.VII  yada V. yüzyıla kadar uzanır.Kesin bir biçim alması MS.III ya da V. yüzyıl arasında bu metinler üzernde yapılan çalışmalarla olmuştur.

Mahabharata ‘nın önemi şu sözlerle vurgulanmaktadır. “ Mahabharata’da bulunan her şey başka yerde vardır. Orada olmayan şey hiç bir yerde yoktur.” Sanskritçe MAH “büyük” ve toplam anlamındadır. Bharata önce efsanevi bir bilgenin , sonra bir ailenin yada bir kabilenin adıdır.Hindliler Hindistana Bharat derler.

İlk anlam olarak “Bharata’ların Büyük Öyküsü” diyebiliriz. Ama Bharatanın biraz genişleterek Hindli ve daha genelde de İNSAN anlamına geldiğini eklemek gerekir. Bu şekliyle “ İnsanlığın Büyük Öyküsü “ söz konusu olacaktır. Ne fazla ne eksik.

İki amcaoğlu topluluğu , beş kardeş olan Pandavalarla , yüz kardeş olan Kauravaraları karşı karşıya getiren öfke dolu bir kavga.

Dünya imparatorluğu yüzünden başlayan ve gelişen bu kavga , bütün evrenin yazgısının tehlikeye sokan çok büyük bir savaşla sonuçlanır.Sembolik olarak tüm insanlığın anlamsız ve sonucu her iki taraf içinde yıkım olan savaşları simgeler.

Şiirin anlattığı olaylar  bir kaynağa dayanıyor.Uzmanlar da bunu kabul ediyor. Hind geleneği büyük Kuruksetra savaşını MÖ. 3200yılında başlatır. Kimi tarihçiler de MÖ. 2000 yıllarında Dravitler’le Arya’ların yaptıkları savaşlarda bu destansı şiir arasunda az yada çok benzerlik bulurlar.

Mahabrata çoğu zaman Tanrı Vişnu ( Koruyucu ) yla ilgili bir yapıt olarak kabul edilir.Destan o kadar ilginçdir ki , savaş amcaoğulları arasında sürerken , Tanrılarda işin içindedir. Öyleki destanın yazarı  VYASA bile savaşın kaderini etkileyecek eylemlerde bulunur. Pandavaların beş kardeşlere Yudiştra , Bhima , Arjuna , ikiz Nakula ve Sahadeva dır, onlara Krişna yardım eder. Kauravalara da Karna yardım eder. Karna KUNTİ ‘nin güneşten doğan oğludur. Kunti ‘nin , Karnayı doğurması öyküde şöyle anlatılır.

“KUNTİ’de, Tanrı gücünde bir ermişin kendisine iyi davrandığı için ödül olarak verdiği büyülü bir MANTRA gücü vardır.

Kunti onbeş yaşındayken,mantrayla yeni ödüllendirdiği sırada,merak ettiği için mantrayı kullanarak bir Tanrı çağırır.

Bu güneş’tir.

-Aklından beni geçirdin , beni çağırdın ve geldim. Genç kız benden ne istiyorsun?

Genç kız bir yanlışlık ve becerisizlik yaptığını , mantrasını ilk kez denemek istediğini söylediysede GÜNEŞ katıydı , gereksiz yere rahatsız edilmeyeceğini ve onu kollarına alması gerektiğini ve hemen ona bir erkek çocuk vereceğini söyledi.

-Bir erkek çocuk mu ? İstemem ben bakireyim gökteki yerine dön .Yaptığım şeyi unut . Suçlu bile olsalar kadınları her zaman savunmak gerek , dedi Kunti.

-Bütün bunları biliyorum Kunti. Ama gidemem. Güneş seni sevecek, bir oğlun olacak ve güven bana . Bekaretin bozulmayacak .Sakin ol , korkma gel bana .

Güneş yaldızlı kolarını açtı ve KUNTİ tanımlanamaz bir gücün kendisini ona doğru çektiğini duyumsadı. Zevk anında, her türlü gerçeğin anlamını , yerin ve zamanının anlamını unuttu. Ateşli ve tatlı bir heyecanla kendinden geçti. Güneş yeniden göğe doğru yükseldi ve Kunti yanı başında altın bir zırh girmiş pırıl pırıl bir çocuk gördü. Bu KARNA idi.

 

 

-14-

Kunti korktu ve çocuğu bir sepete koyarak , bir ırmağa bıraktı. Bir arabacı onu buldu büyütüp yetiştirdi . ( Musa ve II . Sargon gibi )

            Kunti bir kaç yıl sonra kral Pandu ile evlendi. Fakat Pandu sevişen bir ceylanı öldürdüğü için lanetlendiğinden , o günden sonra eşleri ile sevişemiyordu. Sevişirse ölecekti. Bu nedenle krallıktan ayrılarak , eşleri Kunti ve Madri ile ormanlara sığındı.

Bir gün kunti . Pandu’ya büyülü mantra’sından söz etti ve denemeyi önerdi. Bu arada Karnanın doğumundan ve terk edişinden Pandu’ya bir şey söylemedi . Pandu öneriyi hemen kabul etti ve dünyanın kurallara uygun olarak gidişini sağlayan tüze ve yasa Tanrısı Drahma’yı çağırmasını istedi.

            Kunti düşünceye daldı, Mantra’sını söyledi, Dnarma ona göründü ve bir bebek oldu, adını Yudiştra koydular. Bir başka oğul daha ver bize dedi Pandu Kunti’ye.Şimdi rüzgar Tanrısı Vayu’yu çağır.Ve çağırdı , bir oğul daha oldu , adını Bişma koydular.

            Son kez Kunti önce davrandı ve prenslerin en yakışıklısı soylu ve güçlü , kusursuz bir erkek çocuk istedi. İndra’ yı çağırdı. Gelen elinde yay tutan yakışıklı , sakin Arjuna idi.

            Madri’de çocuk isteyince,Kunti ona Mantra’sını öğretti ve onun da ikiz  oğulları oldu.Bunlar Nakule ve Sahadeva idi.

            Böylece Pandavaların beş kardeşi oluştu. Bu nedenle Pandavalara güneşin oğulları Kauvaralara da ayın oğulları denir.”

            Krişna ise Vişnu ‘nun kargaşa içinde olan dünyanın kurtarıcısı ve düzenleyicisi olarak bedenlenmiş halidir.

            Onun doğumu da şöyle anlatılır.

            “Oğlu olmayan Madura kralı KANSA , bir bilgeye ( Rişi ) geleceğini sorar. O da tahtına kız kardeşi DEVAKİ ‘nin doğuracağı bir çocuğun geçeceğini söylemiş. Kralın kıskanç eşinin entrikalarını sezen Devaki , gizlice kaçar saraydan ve ormana sığınır. Ormanda yaşayan bilgeler onu korurlar. Zaten onlar doğuracağı çocuğun kurtarıcı olduğunu biliyorlardı.

            Bir gün Devaki derin bir vecd içindeyken ,  kulağına ilahi seslerini andırır güçte göksel bir müzik ulaşmış , ardından gök yarılmış ve göz kamaştırıcı bir ışığın içinden kendisini binlerce görkemli varlıkla yüz yüze gelmiş. İnsanın aklını başından alacak kadar güçlü bir ışığın içinde, güneşlerin güneşi MAHADEVA ona insan suretinde görünmüş.Alemin ruhu ile yüz yüze gelşince kendinden geçmiş ve sonsuz bir mutluluk içinde kutsal yavrusuna gebe kalmış. Bu çocuk Krişna ‘dır.”

            Mahabharata ve onun içinde bir bölüm olan Bhagavat - Gita da tüm olaylar bunların etrafında döner. Konuşmalar ve davranışlar, çok anlamlı ve yol gösterici simgelerle göz kamaştırıcı ve görkemlidir.

            Mahabharata , insanlıkla ilgili sosyal , psikolojik , felsefi ve dinsel kavramları , bir bir savaş alanında gözler önüne serer. Gerçekte bu savaş bir semboldür, Çünkü gerçek savaş, yaşamdır. O nedenle Mahabharatanın bir anlamı da “ İNSANLIĞIN BÜYÜK ÖYKÜSÜDÜR”

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

-15-

 

                BHAGAVAT - GİTA

            Kunti’ nin oğlu Arjuna ve Devakinin oğlu Krişna arasunda geçen konuşmalar Bhagavat - Gita ‘ yı oluşturur. Bu sorular ve cavaplar insanlara yaşamın anlamını , gerçeğive ona hangi yollarla ulaşılacığını şiirsel olduğu kadar , Tanrısal bir dille ifade edilir.

            Bhagavat - Gita , kutlu ezgi ya da “ Sonsuz Mutluluğa Erişen Varlığın Şarkısı” anlamındadır. Onsekiz bölümden oluşmuştur.

            Gita , insan - insan , insan - toplum ,  ilişkisinden insan - Tanrı ilişkisine uzanan

bir dizi temel soruyu ele alır ve YOGA felsefesi doğrultusunda yanıtlar.

            Arjuna ile Krşna arasındaki konuşmalar , kutsal görev anlayışını aşarak, savaş alanı, dünyayı , giderek , evreni simgeler.

            Başlangıçta , Arjuna ‘nın akıl hocası , sonra öğretmeni ve piri olan Krişna , sonra Tanrısal bir kimlik kazanarak VİŞNU , en son aşamada ise Sonsuz Ruh (BRAHMAN ) ın da kendisi olduğu anlaşılır.

            Krişna - Arjuna savaşmasının gerekliliğini açıklarken , Yoga felsefesinin temel

taşları olan , Dharma , Karma , Rienkarnasyon , ölümsüzlük , içimizdeki sonsuz

( ATMAN ) ve Sonsuz Ruh ( BRAHMAN ) gibi pekçok kavrama ışık tutar ve kurtuluş yollarını göterir.

            Krişna üç tür yogadan bahseder.Bilgi Yogası , Eylem Yogası ve Sevgi Yogası 

fakat Bilgi Yogası ile Eylem Yogası sevgi olmadan bir anlam taşımaz.

 

            BHAGAVAT - GİTA DAN SEÇMELER

 

1.Bölüm : İç Çatışma .

            Bu Arjuna’nın akrabalarıyla olacak savaşın , anlamsızlığına karşı içsel çatışmasını dile getirir.

2.Bölüm : Aydınlanmış insan.

Gerçek olmayan hiç bir şey var olamaz. Gerçek olanlarsa asla yok olamaz. Bu ikisi arasındaki ayırımı görebilenler gerçeği görmüş olur.

Kendilerini her şeyde , her şeyi de kendilerinde bulanlar gönüllerinden her türlü bencil isteği atmış olanlar bilgeliğe ermiş olanlardır.

Kişi bedensel zevkler için yaşarsa onlara doğru çekilmeye başlar. Bu çekilmeden istek doğar , istekten de tutku ve öfke.

3.Bölüm: Eylem Yolu.

İnsanın tek bir an bile olsa eylemsiz olması düşünülemez. İsteksizce de olsa, her insan doğanın yasalarıyla eyleme itilir.

Duyularını denetim altına aldığı halde , bedensel zevkleri unutmayan kişi kendi kendini aldatır ve yanlış bir yolda yürümektedir.

Eylem eylemsizlikten iyidir. Bu yüzden üzerine düşeni yap. Sırf bedenini canlı tutmak için bile eylem gereklidir.

Dünyadan ellerini eteklerini çekerek akılsızların aklını karıştırmamalı , aksine büyük bir istekle çalışarak onlara iyi şeyler yapmanın mutluluğunu göstermelidirler.

4.Bölüm: Eylemde Bilgelik.

Eylemin gerçek anlamını anlamak kolay değildir. Doğru eylem nedir,yanlış eylem nedir anla ki , hangi tür eylemden kaçınacağını bilesin.

Kendinden bir şey vermeyi bilmeyenler için ne bu dünyada ne de sonrakinde yer vardır.

 

 

 

-16-

5.Bölüm : El çekme

Kendi yaşamını denetim altına almış , ruhunu evren ruhuyla birleştirmiş olan, uyum içindeki arınmış kişiyi hiç bir eylem kirletmez.

6.Bölüm : Meditasyon uygulaması.

Düşünceler karışıktır, güçlüdür, oynaktır. Zihni denetlemek kadar zordur.

            8.Bölüm: Sonsuz Ruh.

Sonsuz Ruh ( Brahman ) , yüce olandır. İnsanın içindeki sonsuz da ( Atman ) , yüce olanın insanda varoluş biçimidir. Eylem yasası ( KARMA ) yaradılışın itici gücüdür.Her şey yaşamını buna borçludur.

Yaratıcı Tanrı Brahman’ın bir gününün ve bir gecesinin binlerce çağ sürdüğünü bilenler gündüzün ve gecenin ne demek olduğunu anlarlar.

            Bu görünmiyen evrenin ötesinde , hiç görünmiyen sonsuz bir gerçeklilk vardır.

Ve evren yok olduğunda bile O yok olmaz.

10.Bölüm : Tanrısal Görkem .

Var olan her şeyin başı , ortası ve sonuyum. Tüm bilgilerden ruhun bilgisiyim,

akıl yürütmelerde mantık.

Harflerden A’, yım . Tümcelerden birleşik tümce, Sonsuz zamanım. Her şeyi gören yaratıcıyım.

11.Bölüm : Kozmik Görüntü.

Ne kutsal öğretilerle , ne el etek çekmeyle , ne iyilik yaparak, ne de adaklar adayarak, senin gördüğün şey elde edilemez. Yanlızca sevgiyle görebilir insan beni. Beni Tanır bana gelir.

12.Bölüm: Sevgi Yolu.

Dostlarını da düşmanlarını da aynı şekilde seven , ne övgüyle şişinen, ne yergiyle küçülen, sıcakta ve soğukta , zevkte ve acıda değişmeden kalan, geçici hiçbir şeye bağlanmayan.

Ruhsal dengesini hiç yitirmeden , her koşulda dingin, mutlu ve erinç içinde olan ve yüreği sevgi dolu kişinin gerçek yeri bu dünya değildir. Benim için en sevgili insan odur.      

                13.Bölüm : Alanı Bilmek

            Ölümlülerin yüreklerindeki ölümsüzü görebilenler, her yaratıkta değişmeden var olan tanrıyı görebilenler, gerçeği görenlerdir.

            Evrendeki çeşitliliğin bütünlükten doğduğunu, kaynağın tek olduğunu, bilenler Brahman ile bütünleşirler.

16.Bölüm : Tanrısal insan, Şeytansı İnsan

            Hiç bir şeye öfkelenme ve hiç bir canlıya zarar verme, yumuşak ve merhametli ol, herkese karşı iyi niyet taşı.

            Güçlü, sabırlı, iradeli ve saf ol, Kötülük ve kibirden uzak dur.Öte yandan isanı insanlıktan uzaklaştıran başka niteliklerde vardır.Bunlar iki yüzlülük, boş gurur, kendini beğenmişilik, öfke, zülum, ve bilgisizliktir.Tanrısal nitelikler özgürlüğe, şeytansı olanlar ise tutsaklığa götürür insanı.

            Kötü niyetli, zalim ve nefret dolu bu insanları tekrar tekrar kendileri gibi olanların döl yatağına yerleştiririm.

            17.Bölüm : İnancın Gücü.

            İnsanın inancı doğasından  farklı değildir.İnancı ne ise kendi de odur, yada kendisi ne ise inancıda odur.

 

 

 

 

-17-

 

            18.Bölüm : Vazgeçme ve Özgürlük.

            Herhangi bir eylemi kişisel çıkarkar için  gerçekleştirenler ne ekerlerse onu biçerler.Kimi zaman iyi kimi zaman kötü, kimi hem iyi hem kötü sonuçlarla karşılaşırılar.Oysa kişisel çıkar düşüncesininden arınmış olan kişiler KARMA yasasının etki alanı dışında kalırlar.

Yüzyıllardan bu yana Hindlilerin inanç, din ve yaşam felsefelereni derinden etkileyen Bhavat-Gita dan alınan bu bölümlerin evrensel bir nitelikte olduğunu belirtmek yanılgı olmasa gerek.

Hindlilerin günümüzdeki düşün adamlarından en önemlilerinden biri olan Swami Nikhilananda’nın HİNDUZM  adlı yapıtında, bu günün Hind düşünce yapısını ele almaktadır.

Her şeyin bir bedeli vardır.Bu gerçeğin ışığında, günümüz teknolojik gelişmesininde bedelini fazlasıyla ödediğimizi söyleyebiliriz.Fakat trajik olan çoğumuzun bu bedeli ödediğinin farkında olmamasıdır.

 Bu durumun, yaşama ve inanca ait etkisini Nikhilananda’nın yaklaşımından görelim.

“Bütün dünya bilimin ve tekniğin hızla gelişmesiyle ortaya çıkan bir dünyevileşmenin meydan okuyuşu ile karşı karşıya  gelmiştir. Bilim ve teknik, öyle görülüor ki, sadece insan kanı dökerek tatmin, edilebilen güçleri uyandırmıştır.Din gibi teml yasalara tabi olan, bilimler, manevi ideallerle beslendiklerinde, ideal bir dünyanın yaratılmasında yardımcı olurlar.Ve dinler bilimsel düşünmenin ve deneyde bulunmanın ruhuyla aşılanırsa, kör inançtan ve dogmatizm den kurtulabilirler.’’

Hindistan’daki tüm inanç ve dinlerin yumağı olan Hinduizm’i ise şöyle yorumlamaktadır.

“Hinduizm   hayatla hiç bir ilişkisi olmayan felsefi kurumlar topluluğu yada kör inançla kabul edilmesi gereken dini akidelerin bir yığılışı değildir.O, felsefeyle dini, usla inancı birleştirmekle ve ona bağlananlara, gerçeği dosdoğru görmeyi ve bu görmenin doğruluğunun nedenlerini açıklamayı vadetmektedir.Felsefe Hindu’yu, dini bağnazlıktan korumakta ve din onu soğuk bir fildişi kule akılcılığının kibrinden  uzak tutmaktadır.

Hinduizm’in gelişme tarihinde din her ne kadar ritleri ve akideleri, en yüksek hedefin elde edilmesi için biricik araç olarak açıklamak gibi bir yanlışlığa düşmüşsede, sağlıklı , ussal bir felsefe onu doğru yola götürmüştür.

Hinduizm, hepside kurucularının öğretileriyle açıklanan Budizm, Hristiyanlık, Musevilik yada İslam gibi tarihi bir din olmadığından, bütün denemelere karşın kolay ve rahat bir tanımlamaya karşı gelmektedir.”

Hinduizm ‘in bu güne kadar misyonunu sürdürmesindeki iç  dinamizmini de şöyle açıklamaktadır.

            “Hinduizm ilk planda Vedalar’ın öğretilerine dayanmasına karşın, o eskiçağın, ortaçağın ve yeniçağın yasa yapıcılarının, filozofların, ermilyerlerin ve bir çok peygamberlerinin dini ve ahlaki irşadlarından da doğmuş bulunmaktadır.Buna göre o, daimi olarak yeni hakikatler ve yaşayan erkekler ve kadınlar halinde donmaktan korunarak büyüyen bir organizmadır.”

            Hindu filozoflara göre, bir zihni hakikatın geçerliliği üç faktöre bağlıdır.Kutsal yazılara, us’a ve kişisel deneye.

            Bir insan ilk önce kutsal yazıları incelemelidir.Bundan sonra o kazanılmış bilgileri inceden inceye usunun incelenmesinden geçirmelidir.Sonunda, öğrendiklerinin usuna uygunluğuna kani olduktan sonra ; onların üzerine derin düşünceye dalmalıdır.

            Kim sadece yazılara güvenirse, dogmatik olur.Us tek başına hiç bir kesinlik sağlayamaz ve katıksız mantığın ardında algılamak istediği şeyi tanıtlayan insanın, arzu ettiği düşüncenin bulunduğu ortaya çıkmıştır.

 

-18-

            Hinduizm’in özellikle bir tanıtıcı işareti, ebedi gerçeklere büsbütün sadık kalınmasına karşın, değişen şartlara uymaya çalışan yeni doğmaların ve ritlerin zorunluluğunu kabul etmesidir ; bir ortaçağ akidesi modern dünyada hiç bir gerçeklik taşıyamaz.’’

            Tanrı, insan ve evren BİR’liğinin ilk filizlerini  yani “Vahdet-i Vücut” felsefesinin kaynağını Vedalar’daki BRAHMAN-ATMAN özdeşliğinde ve Upanişatlar’daki şiir ve diyaloglarında ifade edilmesi yanında, bunlar Tanrı heykellerinin figürlerinde de kendini göstermektedir.

 

            ŞİVA’NIN DANSI

            Şiva’nın Dansı yalnızca yaradılışı ve yok oluşu kozmik olarak  simgelemek kalmaz,ayrıca Hind mistizmine göre varoluşun temeli olarak kabul edilen doğum ve ölümün günlük ritminide temsil eder.Aynı zamanda ŞİVA  bize dünyada bulunan sonsuz biçimlerin MAYA olduklarını hatırlatır.Çünkü Şiva bunları dansın sonsuz akışı içinde yaratmakta ve yok etmektedir.Bundan dolayı da bunlar temelli ve kesin şeyler değildir, hayali ve değişkendir.

            Onuncu ve onikinci yüzyıl Hind sanatçıları, Şiva’nın kozmik dansını dört kollu bronz heykellerde göstermeye çalışmışlardır.Şiva’nın kolları hem dengelidir ve hemde “Sahip olduğu dinamik hareket nedeniyle “ hayatın ritmini ve birliğini temsil etmektedir.Bu dansın kapsadığı çeşitli anlamlar,bu heykellerdeki karmaşık resim alegorileri sayesinde yansıtılmaktadır.Örneğin Tanrı’nın yukardaki sağ elinde, yaradılışın başlangıç sesini simgeleyen bir davul; yukardaki sol elinde ise, yok  oluşun öğeleri olan ateş ve alev dalgaları bulunmaktadır. Bu iki elin dengeli duran hali ise  dünyada görülen yaradılışın ve yok oluşun dinamik dengesini yansıtmaktadır.İki elin arasında bulunan dansçının yüzü yaradılışın ve yok oluşun kutupsallığını aşmış ve çözümlemiş olan  sakin ve huzurlu bir iadeye bürünmüştür.İkinci sağ el ise “korkma” biçiminde bir mesaj iletmektedir, yani sürekliliği, korkmayı ve barışı simgelemektedir.Ancak diğer sol el “Maya” büyüsünden kurtuluşu simgeleyen  kalkık bir  bacağı doğru işaret etmektedir.Bazı heykeller de Şiva, bir CİN ‘in  üzerinde dans etmektedir.Bu da özgürlüğe ulaşmak için insanlığın aşması gereken cehaleti simgelemektedir.

            Böylece Şiva’nın dans figürünün ifade ettiği anlamı, bir yerde tüm Hind düşüncesini sembolize ettiğini söyliyebiliriz

            Elephanta kentinde bir Hind tapınağında bulunan, Tanrı Şiva heykelinin üç tane yüzü vardır : Sağdaki yüz erkekliği ve arzuyu yansıtan erkeksi profil ; soldaki yüz, yumuşak, davetkar ve hoş kadınsı profili yansıtırken, ortadaki yüz ise bu iki profilin “Büyük Tanrı Şiva Mahasvera’nın” kafasını oluşturacak biçimde birleşmelerinden ortaya çıkmıştır.Böylece çevresine , her şeyi içine çeken bir huzur, sessizlik ve kendini aşmış bir büyüklük yayılmaktadır.

            Böylece Tanrı’nın akarcasına hareketli erkeksi bedeni ve buna karşın sakin ve huzurlu kadın yüzü, yine erkeğin ve kadının dinamik bütünleşmesini sembolize etmektedir.

            Bu nedenle Hinduizm, duyusal zevkleri hiç bir zaman körletmeye ve bastırmaya yeltenmemiştir.İnsan bedeni, insanın var olmasının zorunlu bir parçası olarak görülmüştür ve “Büyük Ruh’dan” ayrılmaması gerektiği düşünülmüştür.Bu nedenle Hindu’lar bedensel arzuları kontrol altına almaya çalışılmamışlardır ve kendilerini sahip oldukları bedenleri ve akılları ile bir bütün olarak görmeyi hedeflemişlerdir.

            Hinduizm’in bir kolu olan ve Ortaçağ’dan  günümüze kadar gelen TANTRİZM,okullarındaki AYDINLANMAYA duyusal ve cinsel sevgi yardımıyla ulaşmaya çalışmaktadırlar.

            Brihat-Aranya, Upanişat da bu konu şöyle ifade edilmektedir.

            ‘’Eğer bir kadın şehveti içinde bulunan bir adam,neyin olup, neyin olmadığını bilmiyorsa, ruhsal bir coşku içinde olan akılda neyin olup, neyin olmadığını bilemez.’’

 

 

 

-19

            Bu konuda, MS.3. yüzyılda Brahman Vatsyayana’nın KAMA-SUTRA (Aşk ve zevk bilgisi) yapıtı en ünlülerinden biridir.

            GELENEĞE KARŞI ÇIKIŞLAR

            Kökleşmiş Hind düşüncesine karşı gelen akımlarda zaman içinde  gelişmiştir.Bunların en önemlileri, Caynizm, Budizm  ve Çarvakalar’ dır.

            Maddeci bir görünüşü sahip olan Çarvakalar sadece Hinduizm ‘e değil tüm dinsel inançlara karşı çıkan bir düşünce sistemi.Herşeyin temelini maddenin oluşturduğunu ileri sürerler.Dini  ve rahipleri aşağılayarak alırlar.

            Bu düşünceyi şu dizelerle dile getiriyorlar.

Atalarımıza adanan bağışlar

Brahmanlarımızın  kesesine dolar

Vedalar’ın üçünüde uyduranlar

Yalancılar dolandırıcılar onlar

 

            Çarvakalar, geleneklerle de bağdaşmazlar ve gelenekçi ahlak yasalarını da tanımazlar.Onlara göre en yüce amaç yaşamın tadını çıkarmaktır.

Ye iç bol bol, eylen,borçlan 

Ömür kısa, hoşça geçir gününü.

Verilmişken tatlı yaşam,

Giden gelmez,düşünme hiç ölümü.

 

 

 

            SONUÇ :

            Dinamik bir yapıya sahip olan ve tüm farklı inanç yollarınını bir noktaya, yani evrenin yüce bilinci olan Brahman’a ulaşacağı için , Hinduizm’de farklı düşüncelere saygılı ve hoşgörülü davranıldığını görüyoruz.Bu nedenle Brahmanizm çok farklı düşünce ve inanç sistemlerine karşı sert ve kesin önlemler almamıştır.Fakat yine de KAST sistemindeki ayırım, hele PARYA’lara karşı yürütülen katılık ve dışlama, tüm öğretilerdeki İnsan-Tanrı özdeşliğine ters düşmekte olduğunu görmekteyim.

            Özellikle konu hakkında yorum yapmamaya özen gösterdim.Brahmanizm (Hinduizm) düşüncesini içeren  onbeş yapıtı incelemeye çalışarak, her birinden en çarpıcı taraflarını alarak ve karşılaştırarak Brahmanizm’in tablosunu ortaya çıkarmaya çalıştım.Yorumları sizlere bırakmak, düşünce hakkınıza olan saygımdan kaynaklandığını belirtmek isterim.Ayrıca ne Teoloğ, ne de Hindoloğ’um, sıradan bir insanım.Fakat doğada ki herşeyin biri birine olan bağımlılığının bilincindeyim.İnsan ve evrenle ilgili tüm konularda bilgi edinmenin ve bunu çevreye sunmak sorumluluğunu taşıyorum.Bu çalışmayı böyle yorumlamanızı dilerim.

            Aralamaya çalıştığım Brahmanizm dünyasının kapısını merak edenler ardına kadar açabilirler.

            Bu çalışmayı KUNTİ’nin KRİŞNA’ya söylediği şu sözlerle bitirmek istiyorum.

            “Oğluma şöyle sesleneceğim ; vücudun güzel, vücudun hayranlık uyandırıyor, ama ölümden korkuyorsan, neden yaşamı kabul ettin ? Çok kısa bir süre bile olsa meşale gibi parla , uzun uzun tütmekten daha iyidir.”                                           

                                  

22 Mart 1996                                                                        Özkan ARAS

 

 

-20-

 

 

            KAYNAKÇA

1.      Hind Tarihi Cilt. I                           Hikmet BAYUR                      T.T.K.             1987

2.      Dinlerin Gizli Tarihi                        Edouard Schure                       R.M.                1989

3.      İlkçağ Felsefesi                              H.J. Störig                               Yol                   1994

4.      Hint Felsefesi                                 Heindrich Zimmer                    R.M.                 1993

5.      Upanişatlar Çeviri                          M.Ali Işım                               Dergah              1976

6.      Ramayana                                     Valmiki                                   Ahmet Hilmi       1947

7.      mahabharata ‘’J.Claude’’              Vyasa                                      Can                   1991

8.      Bagavat Gita ‘’S.Çalışkan’’           Vyasa                                      İmge                  1995

9.      Fiziğin Tao’su                                F.Çapra                                  Arıtan                1991

10.  Hinduizm                                       S.Nikhilananda                        R.M.                 1978

11.  İçsel Özgürlük                               Patanjali                                  Arıtan                1992

12.  Kader ve Karma                           E.Konyalıoğlu                          R.M.                 1987

13.  İnanç Sözlüğü                                O.Hançerlioğlu                        Remzi                1975

14.  Bu gece Özgürlük                          D.Lapierre                              E.                      1975

15.  Rajr Yoga                                     Ramacharaka                         Olgaç                 1983                       

 

 

 

 

-21-