Son yüzyıl, çağları içine alan ilginç bir zaman dilimi.Örneğin İlk,Orta ve Yeniçağ gibi zaman dilimleri yüzlerce yılı içerirken,bu yüzyıl içinde Atom,Uzay,İletişim ve Bilgi çağları yaşanmıştır. Bu olgu bilim ve teknolojide diğer zamanlara göre başdöndürücü gelişmenin sonucudur.

 

            Günümüzde,iletişim hızının yardımı ile BİLGİ ÇAĞI etkinliğini her alanda ortaya koyduğunu görüyoruz.Bu da bilginin irdelenmesinin gerekliliğini zorunlu kılmaktadır.

 

            Konuya açıklık getirmek için ,ister istemez bilgiyi genel anlamı yanında, bilimsel anlamı olan EPİSTEMOLOJİK açıdan da irdelemek zorunluluğu ortaya çıkmaktadır. Çünkü bilgi kültürün aracıdır, araç bilinmeden amaca ulaşılamayacağı doğaldır.

 

            Bilginin temel prensipleri ya da bilgi edinmenin yöntemlerini bilmek zorundayız. Rasgele bilgi olarak aldığımız şeyler,temel prensipleri ya da bilgi edinme yöntemleri dışında olduğunda, yanlışlık- lar, yanılgılar peşimizi bırakmaz.İrrasyonel olan bu durum bizleri doğmaların tutsağı yapar.

 

            Bilgi genelde iki ana kaynaktan elde edilir.İlki, duyu organlarımızla elde ettiğimiz bilgilerdir.

 

            İkinci bilgi edilme yolu da, eğitim,aile ve çevrenin bize verdikleridir.

           

            Duyu organları aracılığı ile elde ettiğimiz bilgiye temelde pek güvenilmez. Çünkü bu duyu organlarımızın bizi yanılttığı da bilinmektedir. Ayrıca ruhsal ve fiziksel yapımızda da bilgi edinilirken bizi ne kadar etkilediğini de düşünmek zorundayız.

 

            İşte bu nedenle ussal,emprik ve septik yaklaşımla Epistemoloji’ye başvurmamız gerekmektedir.

 

            Bilindiği gibi felsefenin ontoloji(varlıkbilim),epistomoloji,etik,estetik gibi ana dalları vardır.

 

            Konumuz olan epistemoloji (Bilgi bilim) ya da Bilgi kuramı, bilgi edinme ve bilgi üretme süreçlerinin sorunlarıyla uğraşır.

 

            “Ontolojik olarak düşünürsek,şu sorunlarla karşılaşırız. İnsan aklı nesnel gerçekliği bilebilirmi ? Ne ölçede bilebilir? Bilgi edinmede en önemli aracımız duygularımızmıdır?  Aklımızmıdır? Sezgilerimizmidir? Bilgi edinme süreci nasıl işler? Bu sürecin yapısının özellikleri nedir ?

 

            Bu soruların yanıtları”bilen özne-bilinen nesne” ilişkisi modeli üzerine oturtularak araştırılır. Örneğin özne-nesne ayırımı yapamayan bir canlının bilgi edinmesinden söz edilemez.O canlı yanlızca yaşar ve duyar.Bilmeden duyar,bilmeden yaşar.

 

            Epistomolojik açıdan düşünürsek, bilginin kaynağı üzerine savlar ileri süren usçuluk,duyumculuk

Sezgicilik,deneycilik gibi çeşitli bilgi örneklerini de kapsayan bir alan yaratırız.Bu aynı zamanda bilgi olgusunun özü,kaynağı ve sınırını da irdelemektedir.

 

            Usçu(rasyonalist) görüş,bilginin duyumsal yanını yatsıyıp,bilgiyi usun ürünü sayarlar.

 

            Görgücülük, deneycilik(Emprizm) bilginin tek kaynağının deney olduğunu ileri sürer.

 

            Septik düşünce (şüphecilik) Pyron’a göre bilginin ne olduğunu, bu işi görebilecek durumda olup olmadığını inceler.

 

            “Her iddia için biri birinin karşıtı olan ve güççe birbirlerine eşit bulunan iki kanıt ileri sürülebilir, bundan dolayı hiçbir şey için belli bir şey diyemeyiz”

 

            Şunu hemen belirtmek gerekir ki kuşkuyu,ruhsal bozukluk şeklinde, insan yaşamını karartan anlamında düşünmüyoruz.Buna sağlıklı,bilinçli ve bilimsel tanımı vermek gerekir.

 

            Sonuç olarak bilgi,bu üç yöntemden en az birisiyle irdelenmeden benimsendiğinde, bireysel ve toplumsal yanılgının,mutsuzluğun,sosyal yıkımların, nedeni olduğu kadar,doğmaların kozasını ören kaynakları yaratır.Bu nedenle bilgi yöntemini bilmeden elde edilen bilgi,kültür dediğimiz birikimi sorunlar,açmazlar ve bağnazlık yığınına dönüştürür.

 

            Bilgi çağının olumlu olduğu kadar olumsuz yönlerini de yaşadığımız bir gerçek.

 

            İletişimin verdiği olanaklarla, toplumu yanlış bilgilendirmekle istenilen yöne çekmek, insanlığın geleceği açısından kaygılandırıcı bir gelişme. Her şeyin bir bedeli olduğu için, bilgi çağının da bir bedeli olacaktır.

 

            Her şeye rağmen,BİLGİ bir toplumda genel kabul gördükçe, kültürleşir,kültür derinleşip geliştikçe,BİLGİ üretir.

           

Budha’nın dediği gibi “Tüm ızdıraplarımızın kaynağı bilgisizliktir. Bilmediğimiz şeyler için ızdırap duyarız.Bilgimizin arttığı oranda ızdıraplarımız da azalır.

 

           

            Konunun,bilginin temel prensipleri, yada bilgi edinme yöntemleri olduğunu gördük.

 

            Bilgiye yaklaşım biçimlerinden biri de septik düşünce.Septik düşünce,yani kuşkuculuk, gerçek anlamda felsefenin doğmasına neden olmuştur. Bunu iyon filozoflarına borçluyuz. Onların, düşünceleri dogmalar ve kökleşmiş inançlardan filtre ederek,insan düşüncesinin bu günkü düzeye gelmesine büyük katkıları olmuştur.

 

            Şunu hemen belirtmek gerekir ki kuşkuyu,ruhsal bozukluk şeklinde insan yaşamını karartan anlamında düşünmüyoruz.Buna sağlıklı,bilinçli ve bilimsel kuşku tanımını vermek gerekir.

 

            Septik düşünceye daha fazla yer vermek, konuya yeni bir bakış açısı getirme isteğinden doğmaktadır.

 

            Bilindiği gibi, bizler bilgiyi duyu organlarımız aracılığı ile elde ederiz.Bu duyu organlarının bizi yanılttığı da bilinmektedir.Ayrıca ruhsal ve fiziksel yapımızın da bilgi edinirken bizi ne kadar etkile- diğini de düşünmek zorundayız.

 

            İşte bu nedenle ussal ve emprik yaklaşıma bu düşüncenin önemli bir şekilde ışık tutacağını düşünebiliriz.

 

            Görme olayını ele alırsak,acaba insan görünenlerin ne kadarını görüyor. Biliyoruz ki insan gözü kızıl ve morötesi arasındaki şeyleri görüyor.Yani 1000 mm.lik görünenin 2 milimetresini görüyor. Diger alan görüş yetimizin dışında.

 

            İşitme ise yine aynı. Belirli herz dalgalarının alt ve üst titreşimlerini işitemiyoruz.

 

            Koku da bunlardan farklı değil.Hayvanlar dünyası ile kıyaslarsak, koku algımız gülünç denecek kadar az.

 

            Beynimizi de pek fazla tanımadığımız gerçek,yani hangi duyumuza el atsak,doğayı tanımada bilmede tam bir gelişmişlik içinde değil.Bellek konusunda bile yeterli bilgi sahibi değiliz. Ayrıca vücudumuzdaki hormonal sistemi de göz ardı edemeyiz.Onların da her davranış ve düşüncemize etkileri var.

 

            Özetle bütün bu sistemler bizleri yanılmaktadır.Bu nedenle de, bunlar aracılığı ile elde ettiğimiz bilgilerden de şüphe etmemiz ya da şüphe toleransı ile karşılamamız doğru olur.

 

            Çok gerilere, üçbin yıl öncelere gidersek,Hint düşüncesinde duyu sistemlerinin insanları yanılttığı , bu nedenle gerçeği tam olarak kavramada yardımcı olamayacakları tezi ile karşılaşırız. Bu yaklaşım MAYA olarak adlandırılır.

 

            İster istemez akla şu soru geliyor. Acaba bilgi kuramının kurucuları günümüzün bilgi birikimi içinde olsalardı, aynı tezleri savunabilirlermiydi ?

 

            Sonuç olarak, bilgiyi kavrama ve yaklaşım aracı olan, us,deney ve şüphe yanında sezgi, bilinçaltı ve tüm yeteneklerimizin birlikteliği ile bilgiyi en az yanılma ile alabiliriz.Önemli olan ölçülü olmak ve her şeyin doğanın değişmez yasası olan evrimin akışı içinde olduğunu unutmamaktır.

 

                        Felsefe ile ilgilenenler, ya da yaşamın anlamını ve varoluşun nedenlerini merak edenler çok yönlü, çok değişik bilgi alanlarını taramak zorundadır.O nedenle Doğu düşünce ve felsefeleri ile çağdaş görüş açısından yararlanarak ilgilenmek zorundadır.

 

 

 

 

 

 

 

                                                                                                          ÖZKAN ARAS