20.yüzyılın başlarında öne sürülen Özel ve Genel Görecelik, Kuantum Fiziği ve  Hologram kuramları, bilim dünyasını temelinden sarsan değişimlere neden olmuştur.

 

            Zaman, uzam, madde, ruh gibi kavramlar,çok fazla anlamlar kazanmıştır. Determinizmle birlikte bir çok bilimsel ve felsefi değerler hakkındaki düşüncelerinizin yeniden ele alınıp değerlendirilmesi zorunlu olmuştur. Doksan yıl gibi çok kısa bir zaman dilimi, binlerce yıllık inanç, düşünce ve sistemlerini adeta geçersiz kılmıştır.

 

            Devrim yaratan bu kuramları özetlersek;

 

            “ Duygusal algı alanımızı aşan bir dördüncü boyutun varlığını öne süren, zaman ve uzayın gerçekte birbirinden ayrılmayacağını, bazen de birbirine düşündüklerini bize gösteren, böylece de maddenin aslında bir enerji biçimi olduğunu kanıtlayan Einstein'in " Özel Görecelik yasası "

 

            Einstein, hareket eden saatin, duran saate göre yavaş ilerlediğini gösterdi. Bu aynı zamanda, zaman göreceliğinin bir ifadesidir. Sezgilerimiz çelişkiye düştüğü için, uzay ve zamanın göreceliği bizi rahatsız eder.

 

            Özel Görecelik dünyası, ancak ışık hızına yaklaşıldığında ortaya çıkar. Genel Görecelik kuramı ise, Özel Görecelik Kuramına kütlesel cisimlerin, karşılıklı yer çekimini de içine almasıdır.

 

            Einstein'e gör yerçekimsel güç, uzay ve zamanı bükme ya da eğme özelliğine sahiptir. Bunun anlamı ise Euklides geometrisinin eğik uzayda geçersiz olmasıdır. Bu da bir yıldız ya da gezegen şeklindeki kütlesel bir cismin bulunduğu bir yerde, onları çevreleyen uzay biraz bükülecektir. Bu bükülme miktarı ise, cismim kütlesine bağlı olacaktır. Bunun yanı sıra görecelik kuramına göre, uzay ve zaman bir bütün oluşturacakları için, zaman da mevcut maddenin etkisinde kalacak, yani bir yerde, Evrenin diğer noktalarına göre farklı bir hızla ilerleyecektir.

 

            Atomaltı dünyaya inerek, oradaki gerçekliğin bizim kendi algı dünyamızdan çok farklı olduğunu bulan, böylece Evrende bağımsız ve tek tek nesneler olmadığını bize anlatarak, Evrendeki her şeyin birbiriyle özdeş olduğunu ortaya koyan KUANTUM fiziği.    

 

            Yine bütün var edilmişlerin aynı bütünün parçaları olduğunu, dolayısıyla hepsinin özleri bir ve birbirine eş bulunduğunu, her birinin bütünün bilgisini içinde taşıdığını ve ona uygun gelişme sağlanırsa, bütünün tam görüntüsünü yansıtabileceğini ileri süren, bütün bilgilerin her an ve her yerde kullanıma hazır bulunduğunu söyleyen, böylece de bütün evrenin birbirinin kardeşi hatta insanın kendisi olduğu bilgisini sembolize eden HOLOGRAM Teorisi.

 

            Bilindiği gibi insan, doğası alışagelmiş düşünce ve onun kalıplarından kopmayı kolayca başaramaz. Bu, sıradan insandan başlayıp filozof, bilim adamı ve mistik düşünürlere kadar uzanır.

 

            Bertrant Russell, " Akla yatar bir fikri belledikten sonra, bu fikre yapılan itirazlara kulaklarımızı tıkamak ve kendimizi rahatlık arzusuna bırakmak yüzünden felsefi gerçeği tanıma yolunda ilerleyemiyoruz. Profesyonel filozofların çoğu zaman, bağlandıkları sisteme karşı duydukları büyük sevgi dolayısıyla KÖRLEŞME durumuna sebep olmaktadırlar.

 

            Yine Pascal " Alışkın olmadığı şeylere dikkati çevirmenin insana zahmet verdiğini " ileri sürer.

 

            Bu örnekler, konumu ne olursa olsun yeni şeylere karşı, insanın düşünce yapısını ortaya koymaktadır. İlkel düşünceden bu güne kadar, Evren ve İnsan hakkındaki düşüncelerimizi şekillendiren, iki ana görüş vardır.

 

            Madde-Ruh ayrılığı :  Dualizm.

            Madde-Ruh birliği   : Monizm .

 

            Primitif dönemde insan, beden-ruh, gece-gündüz, soğuk-sıcak, doğum-ölüm ikilemleri içinde kendini doğa ile özdeşleştirip duyularını buna göre değerlendiriyordu. Mitos dönemde çevre ile ilgi arttığı için, beden-ruh dualizminin madde-ruha dönüştüğünü görüyoruz. İyonya felsefi düşüncesi çağında, Khaos-Kozmos ikilemi derinlemesine işlenir.

 

            Jainizm'de, canlı-cansız. Brahmanizm'de obje-süje, Çin'de Yin-Yang, İran'da Anşar-Kişnar.

 

            Akıl ve tarihi düşünce devirlerinde ise Akıl-İman ikilemi gelişerek akıl yolu ile madde, iman yolu ruh iki ayrı cevher olarak ele alınır. Gök dinlerinde ise melek-şeytan ikilemi ile karşılaşıyoruz.

 

            İlkel dinler ve gök dinlerinde şeytan-melek, beden-ruh ikiliği insanın tüm yaşantısını etkileyerek, düşünce yapısına yerleşmesi sonucu, madde ikinci plana itilerek, ruh önem kazanıyor. Tanrı, ruhla özdeşleştirilerek kutsallaşıyor. Madde anlamsız, geçici ve bir vizyon olarak felsefi savlarla, beyinlere işleniyor.  

 

            Madde-Ruh birliği olan Monizm, her şeyi bir ve tek olarak ele alan bir düşünce sistemi olup, çok eski çağlardan bu yana süregelmektedir. Bilimsel düşünceden daha çok bir felsefi düşünüşün sonucu olarak görüyoruz.

 

            Eski Hint düşüncesini yansıtan Upanişat'larda, Evreninin BİR'liğinin işlendiğini biliyoruz. Ayrıca İskenderiyeli Plotinus'un düşüncelerinin de temelinde bu görüşler derinlemesine işlenmektedir. Semavi dinlerde "Vahdaniyet " , Tasavvufta da Varlık-Birliği olarak ifade edilir. Batıda Spinoza, Haechel ve Erns Mach da Monist görüşlerin önde gelenlerindendir. Batının bu birleştirici düşünceden uzaklaşarak, tek yönlü maddeciliğe yönelmesini Ernest Von Aster şöyle eleştirir " Batı, doğa üzerinde, bilimsel ve teknik üstünlük kurdu. Oysa Doğu, ruhun derinliklerine karşı, Batıdan çok daha değerli ve büyük anlayış gösterdi. Bu gün iki tarafı da birleştirmek gerekir.

 

            Bu konuda Toygar Akman'ın " Bu felsefi düşünce sistemlerine bağlı kalmadan araştırma yapılamaz mı? Bu bağlantı alışkanlığı nereden geliyor? şeklinde çok daha ilginç bir yaklaşımını görüyoruz.

 

            Hepimizin daha önceki düşünce alışkanlıklarından kurtularak, yeniden fikirsel yapılanmaya gereksinimiz var. Yine hepimiz çok iyi biliyoruz ki, eski düşünceler yaratıların esin kaynağı olduğu kadar, ayak bağı da olabilirler. Direnme odaklarının insanlığın gelişim hızına etkileri olsa bile, geçici ve sonuçsuz kalma durumundadırlar. Maddeyi ele aldığımızda, bu konuda ilk görüşler M.Ö. 2000 yıllarında VEDA metinlerinde " Acaba Tanrılar yok iken ne vardı? " sorusunda buluyoruz. M.Ö.600 lü yıllarda Hesiodes, bu soruyu yanıtlar gibi KHAOS vardı demektedir.

 

            Madde sorununu bilimsel diyebileceğimiz tarzda ilk olarak ele lan Thales'dir. Onun öğrencisi Anaximandros, maddeyi sonsuz ve sınırsız olarak öne sürer. Phythagoras'a göre evren bir ateş merkez olduğu ve dünya ile diğer gezegenlerin bu merkez etrafında dönmektedir. Herakleitos, ( evrenin ateşten var olduğunu ve tekrar ona döneceğini ) söyler. Empedokles, ( uzamda boşluk yoktur, her cisim ışın çıkarır ) derken atom ifadesini kullanmadan önce MORİON kelimesini kullanır.( Parçacık, kısımcık anlamında.)

 

            Maddeyi meydana getiren unsurlar dört değil sonsuzdur. Yok edilemez, doğmazlar ve ölmezler. Ancak başka cevhere geçerler. En küçük parça sonsuzdur. Diyen Anaksagoras, Khaos'u eser haline getiren yaratıcıdır, bu düşünen, hareket eden kuvvettir diyor ve ona NOUS ( Akıl ) adını veriyor. Lucıppus, atom fikrini ortaya koyar, öğrencisi Demokritos onu geliştirir.

 

            Aynı dönemlerin düşünürü olan Buda'ya göre :

 

            " Her şey insana bağlıdır. Bir şeyi yok olarak da kabul edebilir, var olarak da. Ruhun güvenliği de bu var ile yok arasında denge kurmaktır. NİRVANA hem sıfırdır, hem de sonsuz. Evrendeki her şey de böyledir. Atoma kadar inildimi, hiçlikle karşılaşırız. Atomların bir araya gelmesiyle varlık doğar. Her şey bizim düşüncemizdedir. Bunun için de düşünce güçtür. YARATIR DA , YOK DA EDER .

 

            Madde bir takım elektriksel güçlerin şu veya bu şekilde düzenlenmesinden oluşur. Atom da, gök cisimlerinin de düzeni birbirinin tıpkısıdır., gök cisimleri de bir maddedir. Ne var ki duyularımı düşüncelerimiz, varlığımız, yanılmadan uzak değildir. Bunun için biz bir şeyin özünü değil, biçimini görürüz. Maddeyi elle tutulur bir şey olarak biliriz değil mi? Hayır yanılıyoruz. Gerçekte madde bir güç ışınımıdır.  Atomlarla bunlar arasında boşluktan meydana gelmiştir. Her madde gibi vücudumuz da sürekli değişim içindedir. Ancak ne  bu günkü günde vardır, ne de yarın olacaktır. Ne bir dakika önceki  durumdadır, ne de bir dakika sonra aynı durumda bulunacaktır. Biz her şeyi vücudumuzun birer parçası olan duyularımızla kavradığımıza, vucudumuz da boyuna değiştiğine göre , hiçbir duyumuza güvenmemeliyiz. Ancak düşüncelerimizi geliştirerek, böylece özüne varmaya çalışacağız. "

 

            Yine Budaya göre .

 

            " Bir cismi, bir olayı yüzeyden incelemekle gerçeğe varılamayacağı gibi, duyularımızla vardığımız yargılarda da gerçek yoktur. Çünkü biz bir şeye kendimize göre karar veririz. Kitabım, elbisem dediğimiz vakit bu şeyleri kendimize mal ederiz. Gerçekte ise onlar bir kitap, bir elbisedir. Bileşimlerini çözümleyip, özlerine vardığımız zaman ise başka maddeler ortaya çıkar. Öyle ise hayatın temelinde görecelik vardır.

 

            Evren enerjidir, ya da sürekli değişim halindeki enerjinin çeşitli görüntüleridir. Bunlardaki eksi-artı yükler birbiri ardınca olaylar doğurur, böylece birinin sonu öbürünün başlangıcı olur. Olaylar zincirleme uzayıp gider. Evren, atomdan güneşe kadar, baştan başa bu zincirleme enerji alışverişiyle doludur. Enerji de yoğunlaşma yasasına uyar. Kendi üzerine toplanıp madde olur. Maddeler arasında da boyuna bir enerji alışverişi vardır. Böylece evren hiç durmayan bir gelişme halindedir. Üzerinde insandan daha gelişmiş yaratıkların yaşadığı, dünyadan daha büyük bir çok gezegenler uzayı dolduran sayısız güneşler, uydularda doğarlar, milyarlarca yıl yaşadıktan sonra ölürler.

 

            Atomda biri artı iri eksi iki tür enerji vardır. Bunlar dengede bulundukça madde olduğu gibi durur. Herhangi bir olay üzerine bu denge bozulacak olursa, atomun birliği de bozulur, serbest kalan enerji korkunç bir hızla boşalır. Atomların dönme hızı bütün evrende aynıdır. Buna karşılık, cisimlerle ilgili zaman, evrenin çeşitli bölgelerinde değişir. Ayrıca dünyanın da dönme hızı 5000 yılda bir değişir." ( Buddha. Doğan Kardeş.1972 )

 

            Buda'nın düşünceleri , Milet'li atomcuların aştığı ve 20.y.yılın üç büyük kuramının temellerini de açıkladığını görüyoruz. Düşüncenin ve onun yarattığı şuurun her şeyi var ya da yok eden bir güç olduğunu vurgularken, insanın doğadaki yerini ve onunla özdeşliğini de ortaya çıkarıyor.

 

            Buda, hem materyalist monistlerin, hem de idealist materyalistlerin görüşlerine katılmaz. " sayısız gerçekler mevcut olduğunu, ancak bu karışık ve çok olan fenomenlerin ( olaylar, görüntüler ) hiçbir şahsa, ruha ya da varlığa ait değildir. Bu fenomenler devamlı olarak değişmektedir. " düşüncesini ileri sürer. Ona göre evreni meydana getiren unsurlar, toprak, ateş, su, hava, esir ve BİLGİ dir.

 

            Sonuç olarak Buda'nın bu düşüncelerini, evren ile birlikte sürekli gelişen ve değişen insanın varlığını ön plana çıkarır.

 

            Konumuzun temeli insan. Ploton'da İDEA, Buda'da BİLGİ, Brahmanizm'de ZİHİN-Duyuş, Tasavvuf'ta ŞUUR olarak ifade edilen yetenek sayesinde insan, dört boyutlu evrende yaşayan, gelişen, birleştiren, ayıran, yaratan, belleyen ve hayal gücü ile geçmiş ve geleceğe uzanabilen bir varlıktır.  

 

            Toygar Akman, " Dört boyutlu evren ancak şuurumuzla anlam kazanır " düşüncesinden yola çıkarak, insanı " beşinci " boyut olarak ele alır. Fakat ileri sürdüğü beşinci boyutla olan bütünlüğünü de şöyle dile getirir. " Şuurumuz dört boyutlu evren dışında bir  yapıya sahip değildir. Öyle olsaydı beşinci boyut olmayacaktı. Böyle bir şuura evren dışında bir ruh, ya da TANRI adını verecektik.

 

            Konunun başlığı olarak, beşinci boyutu seçmemin nedeni, hızla değişen bilimsel bulgular karşısında insana bakış açılarının da, zorunlu olarak değişime uğrama gerçeğidir. Yeni gelişmelerin ışığında, artık insana çok daha bakma  ve onu çözümlemek zorundayız.

 

            İnsanın bu gün için bilinen algıları dışındaki olgular sezi, duyular dışı kavrayış, telepati adları altında öne sürülmektedir. Bizler  fizik zaman ve uzamı aşan duyulara sahip olduğumuzu biliyor, fakat bunları yeterince açıklayamıyoruz.

 

            Çok eskiden gelen TÜMEL BİLİNÇ düşüncesi, evrenin varoluş temeli olduğu kadar, Tanrısal özdür. İnsan da bu evrenin bir varlığı olduğuna göre, bu varoluşun fiziksel ve bilinçsel bir parçasıdır. Bu nedenle şuurumuzun bilinçlenip geliştiği oranda, Tümel Bilinçle özdeşleştiğimizin farkına varacağız.

 

            Bu nedenle, bilimsel araştırmalar, konsantrasyon, meditasyon, her ne isim alırsa alsın, düşünce yoğunluğu, zihinsel açılmanın, yani aydınlanmanın yolunu açar.

 

            Sonuçta, insan dört boyutlu evrenin bir parçası olarak çabası oranında bunları kavrayacak bir boyuta ulaşabilir. Bu ister beşinci boyut adını alsın, ister dördüncü boyutun uzantısı olsun . Bir gerçek var ki , o da insan şuuru olmadan HİÇBİR BOYUTUN ANLAMI YOKTUR.

 

 

17 Ocak 1994                                                                                   Özkan ARAS

 

 

 

Einstein ve Evren                                 Lincoln Barnet                         1959    Işık

Rolativitenin Alfabesi                            Bertrant Russell                       1974    Onur

Fiziğin Evrimi                                       A.Einstein-L.İnfer                    1972    Onur

Rastlantı ve Kaos                                J. Monad                                 1984    Dost

Fiziğin Tao'su                                      F. Capra                                 1991    Arıtan

Zamanın Kısa Tarihi                             S. Hawking                             1988    Milliyet

Kozmik kod                                        H.R. Pagles                             1992    Sarmal

S.Howking'in Evreni                            J. Bosliough                                         Sarmal

Fizik ve Felsefe                                   W. Heisenberg                         1993    M.Öner

Barça ve Bütün                                    W. Heisenberg                         1990    Düzlem

Buda                                                   Anonim                                   1972   Doğan Kardeş

Beşinci Boyut                                      T.Akman                                 1981    Karacan